Monthly Archive:: Haziran 2014

dost

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…

‘Nereden çıktın bu vakitte’ dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…

Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.

Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…

En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…

Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.

Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi… Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..

Gözbebekleri bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş…

Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…

‘Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız’ diyebilmeli…

Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa ama ümit var bir yazıyı yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:

‘Bunu da aşacağız!

İmza: Bir dost!…’

Can Dündar

riya

 

Biz kimi insanlar gördük ki onlar, yaptıkları ameller ile riya yapıyorlardı, şimdi ise öyle insanlar var ki yapmadıkları ameller ile riyakârlık yapıyorlar.

(Fudayl b. İyaz  r.a)

aşk

Cihanı hiçe satmaktır adı aşk
Döküp varlığı gitmektir adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başını ona tutmaktır adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Ona kendini atmaktır adı aşk

Var Eşrefoğlu Rumî bil hakikat
Vücudu fâni etmektir adı aşk.

Eşrefoğlu Rûmî

aşk

Ayn, Şın ve Kaf
Harfler adını yazdı
Küfürden ve siyahtan sonra
Mürekkepten, hokkadan, fırçadan ve âhtan sonra
Sayfalarda görünen beyazdı

Kalem, coşuyordu nehirlerce
Kelâm, koşuyordu şiirlerce
Günlerce, gecelerce…
Anbean
İnleyen insan
Dinleyen Kur’ân
Râzı olursan rızânaydı

Rahlenin önünde saf tutuyor alfabe
Elifbe kanat kanat
Kat kat açılıyor aşk
Gül gibi…
Gül gibi lâleye dönüyor kâinat

Kol kola girsin artık noktalar
Yüzyılların sevdâsı bu
Duyuyor musun ey yâr!
Semaya yükselen harflerin sedâsı bu

Kitabım damla damla
Elif gibi, Lâm gibi
Vahdet boyundan, kesret saçından düştü
Dudağımın payına hiç yoktan Mim düştü
Gâlib’e pâre pâre gönül
Banaysa alev alev, kül kül
Elem düştü

Belî dendi ilkin, oysa dünyâ hep belâ
Sonra arza indi sayfalarca elifbâ
İllâ!
İllâ gözlere harfler dokunsun
Ezanlar okunsun
Ezanlar…
Mihrapta ebru niyetine
Mehtapta hilâl hürmetine
Râ’nın oklarına kurbanlar, dünyâlar kadar

Bırak Dal sûretinde iyice bükülsün beller
Bırak Vav sûretinde secdeye dökülsün eller
Ve seller…
Bırak Nun gemisi süzülsün hicran denizinde
Kur’an-ı Kerîm izinde

Adını harfler yazdı
Küfürden ve siyahtan sonra
Mürekkepten, hokkadan, fırçadan ve âhtan sonra
Sayfalarda görünen beyazdı
Ayn, Şın ve Kaf
Harfler adını yazdı
Aşk, Aşk, Aşk…

Senem Gezeroğlu

harf

ELIF gibi, tekim, birim, yalnızım……

Yazdim… Elif dedim ilkin.. Mürekkebim bir damladan baslayip uzarken sayfanin koynunda, ben bir Elif sevdâsi naksettim sayfalara… Sayfanin koynu serha serha… Sayfa bastan sona âh ü figân, tepeden tirnaga kan revân… Elifle basladim bu aski anlatmaya…

Elif dibâcedir, Elif mukaddim… Elif ilktir, Elif kadîm… Eliftir hep ilk adim…

BE gibi, sirrimi noktaya sakladim…

Kulaga üflenen bir sir gibi esrârin tam ucundayim. Âlemin sirrini kalbinde saklayan Kurâna, Kurânin kalbi Fatihaya, Fâtihanin kalbi besmeleye, besmelenin kalbi Beye ve Benin altindaki kara mürekkebe sevdâliyim…Bir ask Elifbâsi çarpar sol yanimda… Ben gelisi Eliften belli bir yüregin sadâsiyim.

TE gibi, gülmeyi umarken ben hüzünle sinandim…Harflerin sayfaya akseden yüzü bir hüzne bürünürken kalemimde… Ve kader, kederin bir diger adi gibi dururken önümde… Nâzenin gül/ümseme gibiydi avucumda dikenler… Bir hârin âh u zâriyla imtihana sarildim.

SE gibi, bütünü arzularken ben payima düsen üç noktayla uslandim…Bütündü, tek parçaydi hep bu dünyada gördügüm. Vahdet muhabbetle örülerek damla damla akti rahlenin ortasina… Ayn, Sin ve Kafi temsilen üç nokta yayildi kitabin tam ortasina… Yandim…

CIM gibi, bir ben noktasina âsik olup karalar bagladim…Sevgilinin yanaginda kararan bir nokta idi ördügüm… Sevgilinin yanaginda ben, bahtim gibi bir kara ben gördüm. Cim suretiyle sahifeye düsen harfte askin en kara hâlini, süveydâyi gördüm. Kara sular indi kalbime… Kalbimi bir ben noktasiyla oyuk oyuk dagladim.

HA gibi, boslugumun çemberinde yaya kaldim…Bir çemberdi bu ask… Ezelî ve ebedî.. Basi-sonu olmayan bir halkanin tam ortasinda kalakaldim. Boslugumu halkalarla doldururken, halka içre halka çizerken Ha gibi çemberimin âtesinde yandim. Kendi atesiyle yandi Kaknûs, âhh ben de âtesimle yeniden ayaga kalktim.

HI gibi, basimdaki noktayi bedenden ask için ayirdimÖmür bir mum gibi eriyerek tükendi. Ecel keskin bir alev gibi basimda bitti. Bir mum ve mum alevi gibi… Ayri duran bir harf ve noktasi gibi… Ask için erittim bedenimi… Kanim, kivrila kivrila aksin sayfaya… Kanadim, sonunda kendi kanimi içerek kandim.

DAL gibi, ask deryasina iki büklüm daldim…Uçsuz bucaksiz bir okyanustu rahlemde açilan sayfa… Ezelden belâli bir âsik gibi biraktim kendimi suyun koynuna… Iki büklümüm iste, dervisin elinde asâ gibi… Çile yurdundan gelmis bir Dal’dan dahi belim egri, boynum bükük… Deryâlara daldim, askla temizlensin diye kirlerim… Günah kokan ellerimle suya boyandim…

ZEL gibi, kambur ruhumu noktayla taçladirdim…Ervâh yurdundan kopup da geldim, denizin kiyiya attigi damla gibi… Ruhum kambur bir dilenci gibi kaldi yüce kapinda.. Ellerim çâresiz, ellerim sahipsiz, ellerim kirli… Ruhum, günâhkâr ruhum ancak askinla diri… Koy askini bir nokta gibi basima… Sâd olayim…

 

RI gibi, hilâl kasini iki büklüm belime hançer kildim…Hilâl kasin önünde râm oldum, büküldü boynum. Yay kasinla firlattigin oka, nisân oldu koynum… Sizlayan, damlayan, aglayan kan… Hanç

erin ucunda sizan can gibi bakisin, gecenin koyusunda parlayan hilâl gibi bakisin, bir harfin nazarina dokundu. Ridan baslayip aska aktim, ben bu aski mürekkeple yikandim.

ZE gibi, aklin kiyamiyla askin secdesi arasinda, rükûda kaldimNe gökteyim ne yerde…Ne kiyamdayim ne secdede… Birlik ve hiçlik arasinda, akil ve ask siratinda çiçek açan bir yerde.. Yollarinin bolluguyla sinanan bir sevdânin basindayim. Ze gibi rükûda kaldim. Yüzümle arza bakarken, ruhumla semâya aktim… Ârâftan çiksin kalbim, egrilerim dogrulsun; ben de bir yol bulayim…

SIN gibi, inci diserinden çikacak bir hazineye sevdâlandim…Inci dislerinden bir söz isitmek istedim. Yüzyillar önce sairin bir Sine tesbih ettigi dislerinden bir güzel söz isitmek istedim. O söz ki, ezelî ve ebedî sevdâm… Birak açilsin dudaklar ve yayilsin âleme dualar… Dualar bir hazine gibi, sefâat bambaska bir hediye gibi bütün evrene yayilsin… Bütün harflerin ucunda, basinda, sonunda Sen varsin.

SIN gibi, üç inciyi basimda tasimakla onurlandim…Dünyaya dagilan incilerden üçünü basima takayim. Ayn, Sin ve Kaf diyorum ya hani…. Payima düsen üç harf ile dilsâd olayim. Üç inci ile yatip üç harf ile uyanayim… El ver, askini basimda tasiyayim.

SAD gibi, gözlerinin esrarina kapildim da kivranarak kivrildimBir harfin kivrimiyla kivrandim sayfalar üzerinde… Sad gibi koyu bir esrâri sarip sarmalayip sakladim gözlerimde… Efsûnlu bir nazar gibi, büyülü bir rüzgâr gibi harflerinde ruh buldum. Adini olusturan harflerin esrârini gözlerinden okudum.

DAD gibi, gözlerinin uçurumunda, bir kara ben noktasinda aklandim…Gözlerin bir uçurum… Sahifenin kenarinda sonsuzluga akacak iken ruhum, ben içre bir ben tuttu gözlerimi… Ay ve günes nasil tutulursa bir boslukta, gözlerim nasil tutulursa bir bosluga… Harflerin noktasina da iste öyle tutundum. Bir kara nokta akladi benligimi… Noktalar çogalirken ben âhh, hep azaldim.

TI gibi, elif sevdâmi nergis gözlerine yasladim da yasadim… Ti gibi iki hamlenin yarasiyim. Bir göz kivrimindan süzülüp bir nergis çiçeginden dökülüp Elifin ayagina diz çöktüm. Vahdetten yükselen askimi Elifin birligine yasladim. Sevdâm büyük, sedâm küçük olsa da… Susmadim.

ZI gibi, didelerin askiyla yandim, Elif iken nokta kadar ufaldim…Mürekkep, harflerin damarindan süzülüyor damla damla… Harfler kamis kalemin ucunda can bulurken mürekkep damliyor beyaz bir satiha… Zidaydi bütün güzelligin… Gözlerin, benin ve servi boyunla tamam oldu güzelligin. Ve ask Elif iken küçüldü, süzüldü, bir noktaya büründü. Bir Elif hamlesiyle ufalandim, pâre pâre paralandim.

AYIN gibi, askin dîvânina bir küçük mukaddime olsaydim…Ask olsun diyorum. Sayfalarca ask… Bir dîvân sayfasinda saklanan; içi nakis ve hat, disi tezhip ve sanat kokan bu yarali ask, yayilsin rahlenin kalbine… Kalpten sonra bütün âleme… Harflerin gül kokusu bu… Bir dîvân sayfasinda gizlenen askin yüzyillik hosbûsu bu… Ve ben, bir dibâce olsaydim bu dîvâna, bir mukaddime… Belki bir Elifle nur düserdi ismime…

GAYIN gibi, gözüme düsen bir nokta yasla sirilsiklam islandim…Bir çift göz verildi kabugumun kalbine. Sadece bir çift gözdü ruhuma açilan pencere… Gönlümün gökyüzünden kan düstü, nokta nokta islandim. Hicran düstü Elifbâya… Ben, kamis kalem ve mürekkeple islandim. Ve ben âhh, sonunda uslandim

….

FE gibi, kade-i ûlâda kaldim, son kez secdeye varamadım.Askin önünde diz çöktüm, ayak burktum, boyun büktüm. Basim kalbime yakin, arinmaya ve cilâlanmaya muhtaç kalbime… Yollari asip Sana geliyorum. Yüzüm yok secdenin nur yüzüne, biliyorum. Ellerim bir tesbih tanesinde kilitli.. Bedenim huzurunda ve ruhum ipinden kopmus bir tesbih tânesi gibi… Yollarimi aç… Felerim Vav gibi huzura muhtaç….

KAF gibi, Zümrüd-i Ankâya âsik bir masaldim… Kaf dagindan süzülüp geldi gönül kuslarim. Hüdhüd, Simurg, Hümâ, Ankâ… Bir Zümrüd ü Ankânin kanadinda asili kaldi kanayan masalim. Ask masalinin kahramanlari uçusuyor gönlümde… Kaf daginin ardindaki kimyâ ile can buldu harfler… Ask ile… Âsiklarin menziliydi çöller ve daglar… Ben kendimi bildim bileli, daglara mahkûmum… Daglardi benim yurdum…

KEF gibi, bir Nûn ile can buldum, Kûn dendi ve ben oldum…Kûn dendi, Kef ve Nun bir araya geldi. Çamurdan ve balçiktan sonra, bir alaktan filizlenip boy verdim. Oldum ve ölmeyi bildim, öldüm ve olmayi bildim. Bilmeyi ve bilinmeyi istedim. Harflerdi tek sâhidim… Ne kalem yetti, ne kâgit içimdeki ummâni tasirmaya… Harflerdi tek sâhidim… Ben anlatamadim…

LAM gibi, saçlarinin kivrimina asilarak sallandim…Saçlarinin kivrimina yuva yapti gönül kusum.. Ipe asilan bir ayna gibi döne döne kendimi buldum. Tel tel örülen bir siyahlikta, ince ve kara ipler arasinda hapsoldu gönül kusum… Ava giden bendim, saçlarinin tuzaginda avlanan yine ben… Îdama mahkûm bir âsik gibi saçlarinin tellerine asilarak sallanan ben… Ve ben… Askin daragacindaydim…

MIM gibi dudaginin kuyusunda küçülen ve yok olan bir noktaydim…Dudaginin kuyusunda gördüm Yûsuf’un rüyâsini… Çukur, halka halka küçüldü; halkalar büyüyerek kuyunun uykusunu böldü. Büyüyen ve küçülen noktalar gibi… Bir dudagin hânesine konuverdim… Sükûtu resmeyleyen bir noktayim.. Ben esâsen hiç olmadim, uçsuz bucaksiz bir yoktayim.

NUN gibi, ates denizini mumdan gemiyle, Nun gemisiyle assaydimAsk, âtes denizini mumdan gemilerle geçtigi vakit… Gönül gemileri bir Nuh tufani ile engin vâdîleri astigi vakit… Bir Nun tekkesi düsseydi payima… Yana yakila assaydim alevli denizleri… Asarak geçseydim âtesten dehlîzleri… Var/saydim… Aska ulassaydim.

VAV gibi, iki büklüm hâlimle bir cenine konsam, bir secdeye varsaydim…Vav gibi iki büklüm kaldim belâli bir dünya yalaninda… Yalanlardan, dolanlardan, koynuma dolanan yilanlardan sonra bir Vav huzuru hayâl ettim kendi dünyamda… Anne karnina düsen ceninden kopup, secdeye varan elimde kosup… Bir Vav gibi kendime dolansaydim…

HE gibi, alevden yaslarimi bir âh için akittim…Içinde alev yanan iki kirmizi kadehti gözlerim… Daglamak ve aglamak arasinda gidip gelen koyu bir alev gibi yükseldi ellerim.. Bir âhti yükselen, havaya… Bir insirâhti yükselen, semâya… He gibi iki göz çukuruna dolan dumandim. Dumanimla gökyüzüne uzandim.

LAMELIF gibi Lânin askiyla çark attim…Harfler bir semâzen gibi dönerken sayfalarda, ben ters bir semâzen sûreti gördüm Lânın koynunda… Çark atiyordu yoklugun noktalari… Yoklugun çokluga dönen adiminda bir yok hecesi dokundu sayfalara: Lâ… Sonsuz bir sonsuzlukla dile gelen harf, dönüyordu âh diyerek sayfamda… LâilâheillALLAH diyerek dönüyordu Lâ…

YE gibi, sona geldim, Sana geldim; hamdim ve sonunda yandim…Sana geldim. Elifbânin bütün harflerini ask ile, âtes ile yaktiktan sonra Yenin kivrimiyla sayfa sonuna geldim. Harfler, heceler, kelimeler ebedî bir sevdâya mâil… Elifbâ bastan sona içimdeki aska mümessil… Mürekkep nokta nokta sayfalari asiyor. Sayfalar dalga dalga rahlelerden tasiyor. Bu askinlik, bu taskinlik yüregimden çikip aska akiyor. Ve ask bütün kâinata damla damla yayiliyor.

Senem Gezeroğlu

güzel bir şey

Güzel bir şey yap kardeşim. Dünyaya kırk kerre gelinmez. Madem yaşıyorsun, sıhhatli nefesler alıyorsun… Bir şey yap. Bir şey yap… Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor? Güzel bir şey gör. Veya: Güzel bir şey yaz. Beceremez misin? Öyleyse, Güzel bir şeye başla. ••• Herkesin üstesinden geleceği bir şey mutlaka olmalı. O gayretten uzak duramayız. Vakit geçiyor. Vaktin geçişi ömrün beşinci vitese takılı olduğunu gösterir, unutma. Zafer Dergisi’nde beynimi sarsan bir cümle okudum. Üç gün mü, beş gün mü önceydi kestiremem. Ama okudum. Ama şaşırdım, cümleyi bir türlü unutamadım. Şöyle diyordu: ”HER İNSAN ÖLECEK YAŞTADIR” Buyurun, biraz da sizler sarsılın. ••• Bu müthiş; dağ duruşlu, dev dürtüşlü cümlenin deyicisi Cüneyd Suavi… Ahh Cüneyd, şimdi yerlerdeyim. Yıkılmaz sandığım sabrımı, dirâyetimi, zihnimi yerlerde arıyorum. Döküldüm. Demek öyle ha? Her insan ölecek yaşta… Bir de kalkar savaşırız. Kavgalaşır, kuyular kazarız. Az sonra ölecek olan bizler… Ne kadar da cahiliz. ••• Bu cümleyi gördükten sonra içimde ”Büyük Patlama”yı duydum. Edecek iki çift sözüm olmalıydı. İnsanlara, insanlığa bir şeyler demeliydim. Sonunda ard arda ve şimşek hızıyle bağırdım. Beynimden yüreğime doğru bir haykırıştı bu. Yüreğimden dalga dalga cevaplar yetişti: Bir şey yap. Zor ise: Bir şey söyle. Beceremiyorsan: Bir şeyler gör. Birşeyler yaz. O da mı güç? Bir şeylere başla. Ama hep güzel şeyler olsun. ••• Çünkü: ”HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA” Geç kalmayasın! ••• Koca Mimar Sinan… yapmış da gitmiş. Yunus Emrem… söylemiş de gitmiş. Şeyh Edebalı… görmüş de gitmiş. Fuzulî, Nedim, Şeyh Galip… yazmış da gitmiş. Nene Hatun, Sütçü İmam, Antepli Şahin… başlamış da gitmiş. ••• Kimse kimseden eksikli değil. Büyük değil, küçük değil, farklı hiç değil. Düşünebilen kişinin, üstesinden geleceği görevler mutlaka vardır. Tekrarlıyorum: Güzel bir şey yap, Güzel bir şey söyle, Güzel bir şey gör, Güzel bir şey yaz, veya Güzel bir şeye başla. ••• Geç kalıyorsun… geç. Cüneyd durmadan sesleniyor baksanıza: ”Her insan ölecek yaştadır!”

Gürbüz  Azak

http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/bu-beden-benimdir-istedigim-yerde-kullanirim-diyebilir-miyiz_2223298.html

bedenOkuyucumla haram helal tartışması yapan muhatabı: “Bu beden benimdir istediğim yerde dilediğim gibi  kullanırım, kimse karışamaz!” demiş.
Şaşıran okuyucum da bize sorma gereği duymuş, gerçekten de bu beden bizim yapımız mı, her türlü kötülüğe kullanabilir miyiz, yaratan sormaz mı nerede kullandığımızı, demiş?         

Aslında azıcık düşünen insan hemen anlar ki, Rabb’imiz hassas ve şeffaf insan ruhunu, kendi yarattığı bir beden içine koyarak göndermiş bu dünyaya. Bu sebeple bu beden, bizim yapımız değil ki istediğim yerde dilediğim gibi kullanabilirim, onunla her tülü haramı işleyebilirim, kimse karışamaz, deme hakkına sahip olalım.

İsterseniz Hazret-i Bediüzzaman’ı dinleyelim bu önemli konuda. ‘Bu beden benimdir’, diyebilen tefekkür mahrumu kimselere ne türlü uyarılarda bulunuyor, neleri hatırlatıyor bir görelim:

-Ey insan! Bil ki, Cenab-ı Hakk’ın sana ikram ettiği vücudun, cismin, organların sende emanettir, mülk değildir! Yani Cenab-ı Hak senin istifaden için kendi mülkünü senin eline emanet olarak vermiş, istifade et diye ikram ve ihsanda bulunmuştur. Senin gibi o vücudu idare etmekten aciz ve tedbirden gafil bir şahsa mülk olarak vermemiştir! Sen ev sahibi değil, evde kiracı durumunda bir emanetçisin. Bunu unutma!

-Eğer bu bedeni sana mülk olarak verseydi, idaresini de sana bırakmak lazım gelirdi. Aldığın gıdaların beden hücrelerine dağıtımını da senin yapman icap ederdi. Acaba, sadece bir midenin idaresini yapamadığın halde, nasıl göz, kulak gibi irade ve şuurun haricinde idare isteyen organlara malik olabilirsin? Nasıl idare edecektin bu eşsiz azaları? Gözün görmesini, kulağın işitmesini, beynin çalışmasını nasıl düzenleyecektin?.

-Madem sana verilen bu hayat mülk değil, emanettir. Öyle ise emanetçi sorumluluğuyla kullanman gerekir bu hayatı ve bu bedeni.

-Nasıl ki bir ev sahibi, ziyafete davet ettiği misafirlerine ziyafet meclisindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi serbest kılıyor ama mülk olarak vermiyor; ev sahibinin rızası dahilinde hareket etmeyi gerektiriyor. Öyle ise orada israf edemez, başkasına ikramda bulunamaz, sofradan bir şeyler kaldırıp başkasına sadaka olarak dahi veremez, zayi edemez. Eğer şahsına mülk olarak vermiş olsaydı, bunları yapabilirdi ve evde kimse kendisine karışamazdı.

-Bunun gibi, Cenab-ı Hak sana sadece istifaden için verdiği hayatı, bedeni, intihar ile sona erdiremezsin. Mesela gözünü çıkaramazsın, manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde haram yerde kullanamazsın, kulağı, dili ve bunlar gibi cihazları harama sarf etmekle emanete ihanet edemez, manen öldüremezsin.

-Yani dünyada sana verilen bütün nimetler, bu dünya misafirhanesinin sahibi olan Zat-ı Zülcelal’in kanunlarının izin verdiği ölçüde tasarruf etmeni gerektirir, günahlarda, haramlarda kullanamazsın!..

– Öyle ise istediğin yerde bu vücudu canlı bomba olarak patlatmak suretiyle imha edemezsin. Açlık greviyle işkence yaparak öldüremezsin. Organlarını satamazsın. Sana böyle bir izin verilmemiş!

-Bu bedeni yapan ve senin eline emanet olarak veren, intiharın ve öldürmenin her türlüsünü yasakladığını ayetlerinde haber vermiştir:

-Kendinizi öldürmeyiniz!. Allah size karşı  merhamet sahibidir. Zorlandığınız yerlerde size kurtuluş çareleri ihsan eder. Kim sınırları aşıp haksızlık ederek kendini öldürürse biz onu ateşin ortasına koyarız. Bunu yapmak da Allah için çok kolaydır.!”

Öyle olunca ruhunuzu içinde iskan ettiğiniz bedeninizi haramlardan koruyun, günahlarla harap etmekten de kaçının. Bu organları tamire izin var, tahribe izin yoktur!.”

-Fatebiru ya ülil ebsar! Bu beden benimdir istediğim yerde kullanırım, diyerek emanete ihaneti göze alabilen insanlar, isterseniz birazcık düşünün! Bu beden sizin yapınız mı, yoksa Yaratan’ın size muvakkat olarak teslim ettiği emaneti mi?
 
Ahmed Şahin

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com