Efendimiz’e (s.a.s) Dair Archive

Efendiler efendisi

“Allâhümme salli ve sellim ve barik ‘alâ seyyidinâ Muhammedin Nebiyy’il-ümmiy- el Habibi’l-Âli’l-kadri el-azîmi’l-câhi ve ‘alâ âlihî ve sahbihî.”

“Allah’ım! Kadri yüce olan, makamı ulu olan, sevgili, Ümmi, Nebi Efendimiz Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e salât ve selam eyle. O’nun Âl’ine ve Ashabına da salât ve selam eyle.”

Amin!..

sormak

İlim öğrenmede, soru sormak büyük önem arz eder. Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede:

“Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.” (el-Enbiyâ, 21/7) buyurmakta, bilgisi olmayan, dini hususunda nasıl bir yol takip edeceğini bilemeyen, bu konuda basiret sahibi olmayan kimselerin takva sahibi âlimlere sorarak öğrenmesini emretmektedir.

Efendimiz (s.a.v.) de soru sormaya teşvik etmiş, bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“İlim, hazinelerdir. Anahtarı ise soru (sormak)tır. Şu halde (soru) sorun ki, Allah size rahmet etsin. Zira (soru sormakla) dört (kişi) mükâfat alır:

1- (Soruyu) soran

2- (Soruyu cevaplayarak) öğreten

3- Dinleyen

4- Bunlara cevap veren (Farklı nüshalarda “Bunları seven” diye geçmektedir.)” (Ebû Nuaym el-Esbahânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, c.3, s.192)

Bilinmeyen bir meseleyi, bilen kimseye sorarak öğrenmenin ehemmiyeti hakkında asr-ı saadette cereyan eden bir hadiseyi Câbir b. Abdillah (r.a.), şöyle anlatmaktadır: Bir sefere çıkmıştık, bizden bir adama taş değdi ve başını yardı. Sonra bu zat ihtilam oldu. Arkadaşlarına: “Benim teyemmüm etmeme ruhsat buluyor musunuz?” diye sordu. “Sen suyu kullanabilirsin, sana (teyemmüm için) ruhsat bulmuyoruz.” dediler. Adam yıkandı, akabinde de öldü. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna geldiğimizde bu hâdise (kendisine) haber verildi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.): “(Fetvayı verenler) onu öldürdüler, Allah da onları öldürsün. Bilmediklerini sorsalardı ya! Cehaletin ilacı ancak sormaktır. Onun teyemmüm etmesi, yarasının üzerine bir bez bağlayıp sonra üzerine mesh etmesi ve vücudunun geri kalan kısmını da yıkaması ona yeterdi.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Taharet, 127)

Efendimiz (s.a.v.): “(Fetvayı verenler) onu öldürdüler, Allah da onları öldürsün.” buyurarak ilimsiz fetva vermenin vahametini, büyük bir günah olduğunu ifade etmiş, böylece onları azarlamış, ayıplamış ve bilmediklerini sorup öğrenmeye teşvik etmiştir.

Efendimiz (s.a.v.), kadın-erkek herkesin problemlerini çekinmeden sorabilmesi soru sormanın önündeki engelleri kaldırmıştır. Bu nedenle Sahabe Efendilerimiz, bir mesele veya sorunla karşılaştıklarında Rasûlullah (s.a.v.)’e sorarlardı.

Sahabe’nin soru sorarak öğrenmelerine dair birçok rivayet mevcuttur. Birçok ilim, onların bu sorularıyla açığa çıkmış, kıyamete kadar mü’minler için nur ve hidayet olmuştur. Bu mevzuda bir misal verecek olursak; Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah (s.a.v)’e geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Benim iyi davranıp hoş sohbet etmeme (insanlar içinde) en lâyık olan kimdir?” dedi. (Rasûlullah): “Annendir.” buyurdu. (Adam): “Sonra kimdir?” dedi. (Rasûlullah): “Annendir.” buyurdu. (Adam): “Sonra kimdir?” dedi. (Rasûlullah): “Annendir.” buyurdu. (Adam): “Sonra kimdir?” dedi. (Rasûlullah):
“Sonra babandır.” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 2)

Harun Apaydın

40127_164389370249118_3808664_n

Uhrevî şefaate gelince, ehl-i sünnet inancında şefaat haktır. Cahiliyye müşriklerinde şefaate inanırlardı. Allah’a ortak koştuklarının şefaate yetkili olduğunu kabul ederlerdi. Gerek ayetler, gerekse hadisler bu şekil şefaati red ederek fayda vermeyeceğini bildirmişlerdir.

Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya layık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır. (Kur’an Yolu Tefsiri)

Bu sevgi kulların en üstünü ve faziletçi de kuşkusuz Muhammed Mustafa (sas). Şefaat bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî ve manevî bir imkanı elde etmesi için yetkili nezdinde aracılık yapmaktır. Veya günahkar bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin ona dua etmesi anlamına gelir. Şefaati yanlış anlamak bazen insanları dinî ve ahlâkî görevlerini ya da gevşekliği sürüklediği de görülür. Şefaate güvenerek günahta ısrarcı ve tevbede ihmalkar davranmak yanlış bir yoldur. Ayet-i kerimede (Mûddesir, 74/48) “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” buyrularak, namaz kılmayan veya Peygamber’e tabi olmayan, yoksulu yedirmeyen, günahkarlarla günaha dalan ve ceza gününü asılsız sayanların şefaatten istifade edemeyeceği belirtilerek şefaatin sahih bir imana ve Allah’ın izni ile olabileceği haber verilmiştir. Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, “Kıyamet gününde benim ümmetimden birçok kimseler gelip sol tarafa sevk olunduklarında;

– Ya Rab, bunlar benim ashabımdır merhamet et, derim.

– Bunların senden sonra neler işlediklerini sen bilmezsin.

– Onlar kendilerinden ayrıldığın günden itibaren arkalarına dönerek intidatlarına devam etmişlerdir, buyrularak; “Rahman nezdinde söz ve izni olandan başka hiç kimsenin şefaate gücü yetmeyecektir. (Meryem Sûresi 19/87) Kıyamet gününde Peygamberimiz’e hitaben; “Ya Muhammed! Başını kaldır secdeden. İşte istediğin sana verilecek. Şefaat et. Şefaatin kabul edilecek.” buyrulacak.

Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve; Ya Rabbi ümmetimi bana bağışla. Ya Rabbi ümmetimi kurtar. Ya Rabbi ümmetimi bağışla diye yalvaracağım. Yine Buhari rivayetinde: “Kimsenin zorlaması olmadan kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden kimselere şefaat edeceğini söylemektedir. Resulullah’ın şefaatini elde edebilmek için onun belirttiği özelliğe sahip olmaya çalışmalıdır.

Efendimiz kendisine ümmeti için şefaat yetkisi verildiği için defalarca şükür secdesi yaptığını Ebu Davud’un niyet ettiği hadisten öğreniyoruz. Mümin olana gerekir ki, Resulullah’ı iyi tanımalı, sevdalar üstü sevda ile sevgi beslemeli, O’nun nasihatlerini dinlemeli ki dünya ve ahireti mamur olsun. Dünya ve ukbamızı nurlandırmak istiyorsak Nebi’nin irşadına teslim olmalıyız.

Ailem Dergisi

182002_189683254386396_7821280_n

Peygamberler hem elçi, hem haber getirici hem de güzel örnek olan en kamil insanlardır. Kendilerine inanmak ve itaat etmek üzere gönderilmişlerdir. Onları, kendimiz başta olmak üzere tüm yaratılmışlardan üstün kabul edip sevmeliyiz. Dünya ve ahiret mutluluğumuz onların rehberliğinde elde edilebilir.

Tarih boyunca insanlar ilah konusunda şirke düştükleri gibi, resul konusunda da ifrat ve tefrite düşmüşlerdir. Bu sebepledir ki “resuller kendilerine ibadet edilen değil, ibadeti öğreten kişiler olarak” davetlerini yapmışlardır.

İstismara açık konulardan biri de şefaat konusudur. Resulüllah’a inanmayan Mekke müşrikleri dahi şefaate inanıyorlardı; fakat bu inanış onları kurtarmayacaktı. Tevhid esası üzere imana sahip olanlar şefaatten istifade edebilirler. Peygamberi ve inancı devre dışı bırakarak şefaat beklemek yanlıştır. Bununla beraber şefaati inkar etmek de ayeti ve hadisleri anlamamakta ısrar etmektir.

Şefaati dünyevî ve uhrevî olarak ikiye ayırmak mümkündür.

Dünyevî şefaat, iki kişi arasında görülecek bir iş, elde edilecek bir fayda veya önlenecek zarar konusunda üçüncü bir şahsın devreye girmesi, aracı olması, hatırını ve gücünü kullanarak sonuç elde etmeye teşebbüs etmesidir.

Şefaat kötü ve çirkin değildir. Ancak mesele hukuka ve ahlâka uygun olmalı, bir başkası aleyhine haksızlık doğurmayacak bir sonucun hasıl olması için yardım mânâsı ve amacı taşımalıdır. Böyle olan şefaatin ecri vardır. Hasıl olan iyilik ve ecirden şefaat sahibi kimseler de nasip alırlar.

Haksız talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık da yapana sorumluluk getirir, haksıza, zalime, kötülük edene verilen cezanın benzeri bir ceza ona da verilir. (Kur’an Yolu Tefsiri)

Nisa Sûresi 85. ayette:

“Her kim güzel bir şefaatte bulunursa, o iyilikten kendisine de bir nasip vardır. Kim de kötü bir hususta şefaat ederse, ondan da kendisine bir pay düşer. Allah her şey üzerine kadir bulunuyor.”

Bu ayette müminleri iyiliğe, cihada teşvik etmenin mükafatı ilan ediliyor. Peygamberimiz (sas) dünyevî şefaatte bulunmuş ve teşvik etmiştir. Peygamberimiz’e sıkıntı içinde bulunan biri geldiği zaman yanındakilere döner:

“Bu adama şefaat / yardım ediniz, sevap kazanırsınız. Allah istediği şeyi peygamberine söyletir.” buyurdu. Müminlere yardım edenlere İlahi yardımın eksilmeden her zaman devam edeceği, “Kim din kardeşinin ihtiyacını karşılarsa, Allah da onun ihtiyacını karşılar.” hadisi ile ifade edilmiştir.

İbn-i Abbas, Berire ile kocası arasında geçen olaya dair şunları söyledi:

Peygamberimiz, Berire’ye,

“Keşke tekrar kocana dönsen” buyurdu. Berire, “Ya Rasulallah böyle yapmanı bana emir mi buyuruyorsun?” diye sordu.

Resulullah, “Hayır sadece şefaat/aracılık ediyorum.” buyurdu.

Bunun üzerine Berire, “Benim ona ihtiyacım yok.” dedi. Bu hadiste Peygamberimiz’in toplumun sıkıntılarından olan aile konusuyla ilgilendiğini, lakin evlilik bir gönül meselesi olduğundan ısrar ve zorlama yapmadığını öğrenmekteyiz. Bununla beraber, belirlenmiş bir cezası olan suçlarda veya günah olan davranışlarda şefaat/aracılık yapmak veya aracılığı kabul etmek helal değildir ve vebali vardır.

Aişe (ra) anlatıyor: Benî Mahzum kabilesinden hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyşlileri çok üzmüştü. Onlar: Bu konuyu Resulullah ile kim konuşabilir diye kendi aralarında müzakere ettiler. Bazıları “Resulullah’ın sevgilisi Usame İbni Zeyd’den başkası cesaret edemez.” dediler. Usame onların istekleri doğrultusunda Resulullah ile konuştu. Resulü Ekrem, Usame’ye:

“Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için şefaat/aracılık mı yapıyorsun?” diye sordu, sonra ayağa kalktı ve halka şöyle hitap etti:

“Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler. Aralarından soylu, mevki ve makam sahibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezalandırırlardı…” buyurdu… Anlaşılıyor ki dünyevî şefaat/aracılık hasene ve sevgiye yani güzel ve çirkin olarak ikiye ayrılmaktadır. Biz müminler iyiliğe aracılık yaparken, kötülüğe aracı olmaktan şiddetle kaçınmalıyız ki Nebevî sünneti uygulamış olalım.

Dünyada iken dahi biz müminlerin, vefat etmiş kardeşlerimize şefaat etmemiz tavsiye edilmiştir. Resulullah (sas), “Herhangi bir meyyitin üzerine namaz kılanların sayısı yüze ulaşır da ona şefaat ederlerse o meyyit hakkındaki şefaatleri kabul olunur.” “Bir Müslüman ölür de Allah’a şirk koşmayan kırk kimse ona namaz kılarsa Allah onların meyyit hakkındaki şefaatlerini kabul eder.”

Mustafa Aydın

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com