Kitaplık Archive

Allahaısmarladık | İbrahim Naci
Allahaısmarladık

Kitaptan Alıntılar :

Oh! Fakat onda öyle bir akşam kızıllığının hüznü vardı ki! Bütün bu yarımada üzerinde cereyan eden facialara sanki ağlar gibiydi. Şimdi onda kim bilir ne müthiş acı ve kederler vardı. Kainat artık tekrar hafif bir aydınlığa boğuldu. Ay o hazin ve ağlamış çehresini kah saklayarak, kah biraz daha göstererek gittikçe yükseliyor ve vurulan, inleyen, memleketi için ağlayan, ayrılığı için sızlayan, çoluk çocuğu için yanan, intikam için tutuşan binlerce insanı görmek, görerek o ayrılık acılarını bütün sızılarıyla duymak, içmek istiyordu. s.60

Çok kere gördüm ki, yollarımız üzerinde Rum köyleri, özellikle Maltepe Köyü ahalisi başlarında, omuzlarında testilerle, güğümlerle su taşıyordu. Hele içlerinde bulunan bir kadın kocası askerde olduğundan saatlerce kuyudan su çekmiş, (neredeyse) kolları kopmuş, yine işine devam etmiştir.  Onlar Rum olduğu halde yalnız kendi sevdiklerinden birisinin içimizde yani askerde olmasından dolayı bu kadar fedakarlık yapıyorlardı. s.63

Arkadaşlar bilmem nereden bir gazete bulmuştu. Mal bulmuş mağribi gibi etrafına toplandık. Okuduk. Bu Pazar’a ait gazete idi. Zavallı memleket ne kadar acizdi. İstanbul’un 6-7 saat mesafesindeki bir şehre günlük gazete gönderemiyorduk. Kendi denizlerimizde bile hakim değildik. O mavi büyüleyici boğaz suları ise hiçbir şevkat göstermiyordu. O yine devamlı bir seyir ile sahile koşuyor, koşuyordu. s.66

Dünya ne garip! (İstanbul’da) ruhumuzu dinletmek, biraz hava almak için bindiğimiz bu vapur bizi şimdi nereye götürecekti? Oh! Kim bilir belki de bir daha geri dönmemek üzere beni, garip illerin kimsesizlikleri içine atacaktı. s.71

Ben ki, kalbimde senelerden beri vatanım, memleketim için büyük bir aşk beslemiş, fikrimde onun yükselmesi için senelerce neler düşünmüştüm. Kalbimi yokladım. Acaba bu aşk, bu sevgi sönmüş müydü? Hayır!.. Ona daha büyük bir muhabbetle coşmuş bir halde buldum. Fakat bu korku neydi? Anladım! Bu düşmanı görmeden, onunla boğuşmadan memleket için, millet için didinmeden ölmekten korkuyordum. s.72

Yolun kenarından geçerken 35,5 cm’lik bir mermi gördüm. Bu patlamamıştı. Koca insan dedim: O zayıf, nazik bünyen, o çelimsiz ince vücudunla bu yüzlerce kilo ağırlığında mermilere karşı duruyorsun. Anlaşılıyor ki, bu alemde en kuvvetli ve mukavemetli insanlardı. Bütün sıkıntı ve zahmetleri onlar çeker. Ölüm kasırgaları arasında yalpalar durur. Fakat dayanır, ince bir fidan gibi eğilir, fakat kırılmaz. Neticede kırar. s.86-87

Ümit, ümit!.. Sönmüş bir hayata bir başka canlılık bahşeden ümit. Sen ne mukaddes ve ne muazzezsin. Sen de harap ve kırık kalplere yaşattıracak bir gıda veren öyle bir duygu var ki… s.113

Ve şimdi doğrusu kalben pek sarsılmış bir haldeyim. Kendisi kimbilir nasıl bir naz u niyaz içinde büyümüş, ne yüce bir anne-baba şefkati ve merhameti ile yetiştirilmiş bu vücutlar şimdi nerede yatıyorlar. Hayat, hayat… Bir günde ne büyük değişimler gösteriyor. Biraz evvel mutluluğun zirvesine yükselmiş kimselerin biraz sonra talihsiz felaketlerin en alçak derecelerinde yüzdüğü görülür. Birkaç saat evvel şen ve mutlu olan bir vücut, birkaç saat sonra hazin ve feci bir ölüm içinde artık kainata, talihe, bütün sevdiklerine hissiz kalıyor. s. 116-117

Arka Kapak Yazısı:

…Yeni gelen emirde, beş günde Akbaş İskelesi’ne gidecek, oradan da vapur ile Anadolu’ya geçecekmişiz.

…Ben siperde düşmanla karşı karşıya olmalıyım. Çünkü çarpışmak, boğuşmak istiyorum. Hem ben, kendimin ne olduğunu anlayayım, hem düşman…

…Maydos [Eceabat]… Bu küçük ve şirin kasaba şimdi ne matemî bir manzara arz ediyordu. Binaların hemen hepsi düşman mermileri ile yıkılmış, yakılmıştı.

…Yanımda akşam namazı kılındı. Huşû içinde dinledim. Bu dindar seslerde öyle hoş bir ahenk vardı ki… Hikmet-i ilâhî, dinledikçe kalbime soğuk bir su serpiliyor gibi oluyor.
…Vadiye paralel giden yamaca çıktığımız zaman, solda yeni birkaç mezar nazar-ı dikkatimizi çekti. Bunların ekserisinin üzerinde hiçbir işaret yoktu. Bazılarında birer ağaç dalı, iki üç tanesinde de kırık tahtalar vardı.

…Şimdi düşünüyorum. Şehit olursam ben de mi böyle solgun yapraklı birkaç kel ağacın dibine gömülüp terk edileceğim.

…Muharebeye girdik. Milyonlarla top ve tüfek patlıyor… Şimdi birinci onbaşım yaralandı.

Allah’a ısmarladık…

Aşk-ı Sükun | Nuriye Çeleğenaşkı sükun

Kitaptan Alıntılar:

Mim, dışa alev alev döküldü, adına aşk denildi. Lam kendine bir mekan aradı, aşka aracılığını yapacağı bir yer. Ondan haberleri, ona muştulayacağı; adı mekan ama lamekan olan bir yer. Lam aracılığa en uygun yeri kalpte buldu. s.8

Haber hep birilerine ulaşmak telaşındaydı; gizliliği sevmez, saklanmayı istemezdi. Haber hızlıydı. Tez gider, çabuk ulaşırdı. Bir yerde, bir mekanda, bir kulakta kalmaz, bir gönle hiç sığmaz, kuş gibi kanat çırpardı oradan oraya. s.14

Hüzün birlik sırrıydı. Bölünmezdi ki paylaşılsın. Onun için Allah sevdiği kullarının kalbine birliğinin yansıması hüznü atardı önce. Hüzne tutunan insanlar, kullukta adım adım yol alırdı. s.31

Gerçek dostluk araya hiçbir vasıtayı koymamaktır. Gerçek dostluk, dost ne yaparsa yapsın hakkında su-i zanda bulunmamaktır. Gerçek dostluk, dostun sırrını hiçbir dostla paylaşmamaktır. İşte İbrahim, Cebrail’i öteleyince, o an Rabbi onu Halil’i (dostu) olarak kabul ediyor. Dost olmak kolay mı? Biz dost olalım diyoruz, dosta hep sıkıntı vermeyi düşünerek. Dost bizim sıkıntımızı çeksin diyoruz. Dostun mihnetini istemiyoruz. Oysa dostun mihnetini çektiğimiz kadar dostuz. s.38

Peygamberlerin hayatı yollarla kuşatılmış. Dünyada her daim bir yolcu gibi olmuşlar. Yer tutmamaları; bir yerli, bir yöreli olmamaları kim bilir daha ne hikmetler için yollar sarmış hayatlarını. (…) Çile, dünya sınavının en bildik ve değişmeyen uygulamalı sorusu olurken, iman mücerret bir kavramdan öte, hayata yansıyan bir pratik olmuş. s.48

Sevgide mekan olurdu, aşkta ise asla. Aşk mekansızlıktı.  Sevgi nefsin eliydi, cisimle bağlıydı. Sevgisi cisimde olanlar için mekan önemliydi. Aynı mekanda paylaşım olmadan sevgi boyutu teselli olmazdı. Aşk, sevginin kalbe ulaşmasıydı. Aşka ulaşan sevgi için mekana ve zamana ihtiyaç yoktu. Sevgi nefistendi, aşk kalpten. Nefis, mekana ihtiyaç duyduğu için sevgisini dünyada isterdi, paylaşım arardı. Kalp mekan ve zamanı aştığı için paylaşım derdi bulunmazdı. s.64

Aşk kainatın yaratılış mayasıydı ve bu maya insanda tevhit (birlik) olarak kalbe yansımıştı. Onun için kalp, aşk dendiğinde Bir’i isterdi. Kalp aşkı hep bir ile yaşardı. s.69

Anladım aşk gözde değil ruhta, kelamda değil sükuttaydı. s.82

Aşk gizlilikti. Aşk sırdı. Aşk saklanmaktı. Aşk sakınmaktı. Sevdiğini tüm kem gözlerden, duygulardan bilumum varlıklardan uzak kılmaktı. Aşk utanmaktı. Utanma olmayanda aşk barınmazdı. Sevgi nefisten geçince haya örtüsü altında aşk sırrına ererdi. s.187

Aşk benliği atmaktı. Benlik olan gönülde aşkın işi neydi. Aşk o diyebilmekti. Aşk her yerde her dem onu görebilmekti. Aşk, sevginin bulunduğu yerde isme ve cisme girmemekti. s.188

Arka Kapak Yazısı:

Aşk-ı Sükûn alışılmışın dışında bir roman… Nuriye Çeleğen, bu kitapla çıktığı yolculukta, hakiki aşkın sırrını arıyor. Hepimizin az çok bildiği kıssa-yı İbrahim’den (a.s.) hareketle iki kadının gözlerinden aşkın tabiatını ve farklı kalplerdeki tecellilerini okumamızı teklif ediyor. Kur’an-ı Hakîm’den ve hadis kaynaklarından yararlanılarak ortaya çıkarılan bu eser, kıssanın kadınlara bakan cihetlerini anlatmasıyla da özgün bir boyut taşıyor. Peygamber annelerinin bu değerli hayat hikayesini, bizzat Hz. Hacer ve Hz. Sâre validemizin gözlerinden okumak isteyenler için, elinizdeki roman doğru bir seçim…

 

Çöl/Deniz Hz. Hatice | Sibel Eraslan

Çöl/Deniz Hz. HaticePicsArt_1403276984031

Kitaptan Alıntılar:

Hatice tekvin kokusuydu. Son Elçi ki İnsan-ı Kamil’dir, onu kuşatıp saracak, merhametle bağrına basacak eller onundu. Hem anne hem dişiydi Hatice. Çevresinde iyiliğe dair her ne var ise doğurmuş, gayretli bir kadındı. Allah’ın kendi Sevgilisini, ellerine emanet ettiği bir büyüteçti Hatice… s.10

Hatice yeryüzünde aşkın mihrakı… Allah’ın Sevgilisine yar kıldığı sevgili… Bir gün gözleri bulutlanarak etrafındakilere şöyle demişti son elçi: ” Allah bana Hatice’den daha hayırlı bir kadın vermemiştir. İnsanlar bana inanmazken, o bana inanmıştı… Herkes beni yalanlarken, o beni kabul etmişti… İnsanlar benden kaçarken, o beni varı yoğu ile desteklemişti… Ve… Allah bana, başka kadınlardan değil, Hatice’den evlat ihsan etmişti.” s.12

…Bir şifreyle avutuyor kendisini. Kısaca “Mim” diyor sevdiğine. Bu öyle bir işaret ki tüm kainatın kelimeleri kalksa dünyadan, tek başına yeterlidir herşeyi anlatmaya… Bu öyle bir işarettir ki tıp kı Yaratıcı’nın ilk kelimesi gibi, her şey işte bu “Mim” den sudur etmiştir gibi geliyor Hatice’ye… Her şeye “Mim” harfini veriyor Hatice… Bahçesine yeni ektiği gül fidanlarına, yeni doğan kuzulara, serçelere, havuzunda yüzen balıklara, fildişi tarağına, elmas yüzüğüne, kalemine, kurdelesine, içtiği süte, kaşığındaki bala, göklerdeki yıldızlara, Ay’a ve Güneş’e… “Mim” diyor… s.118

Hatice, Habibullah’ın eşi, onun hamilesidir, ona ev olmuş, evini doğurmuş kadındır… Hatice’nin çatısı göğe açıktır. Ha harfinin kolları bu yüzden göğe bakar… Miraca oradan çıkılır. Sırra oradan varılır… Hatice’nin aşkı, Allah’ın habibine dünya kılınmıştır… Bu yüzden o “Kübra” dır, evvelahir Hatice olandır… s.159

Elbiseydi, mintandı, gömlekti sevdiğine Hatice Hatun… Önce kardeşlerini giydirmişti sevgisiyle. Onları örtmüş, kuşatmış bir elbise gibiydi özverili hayatı… Sonra evinde yetiştirdiği kızlara, elinin altındaki herkese gömlek olmuştu onun sımsıcak ve gayretli varlığı… Ve en önemlisi evlatlarına hem anne hem de baba olmuş haliyle etekleri uzun bir hırka gibiydi onun anaçlığı… O, hayatının bundan sonraki kısmını Hatem’i zahiren örtmeye, destek olmaya, korumaya, giydirip kuşatmaya vakfedecekti… Hatice, tüm varlığı ile vakfedilendi. Allah tarafından Hatem’e bağışlanmış bir iyilikler ülkesiydi… Kendisini sevdiğine tam anlamıyla veren kadındı… Özü tutan kap kılmıştı sevdası onu. Cevherin çerçevesi, suyu tutan kuyu, okyanusun yatağı, tohumun toprağı, manayı bitiştiren unsurlar ve ruh için ten gibiydi Hatice Hatun’un varlığı… “Mekke’nin yetimi”nin yüzünü güldürendi o… Varlığını, aşık olduğu kişinin sırtına bir elbise gibi giydiren… s.167, 168

Cömertti Hatice Hatun… Yüreğini verirdi verdiğinde. Herkese nasip olmayacak bir yiğitlik ölçüsündeydi onun geniş yürekliliği… Ona gelen, gitmezdi bir daha. Hatırası tutulacak bir kadındı. Hayatında bir kez olsun misafir ettikleri, buyur dedikleri, ikram ettikleri… bile ömürlerinin sonuna kadar mertliği ile anarlardı onu. Uğurlansalar dahi vakti geldiğinde, gidenler asla tam anlamıyla gidenlerden olmazdı. Bilirlerdi ki Haticelerinin kalbinde her daim yerleri olacaktır. s.233

Su, Son Elçi’nin kuracağı yeryüzü medeniyetinin temeli… Su, Son Elçi’nin güzel parmaklarından süzülecek nimet… Efendimiz, Cebrailden öğrendiği şekilde ellerini suya uzatırken Hatice annemize gülümseyerek baktı. Sanki bir yolculuğa çıkıyorlardı. (…) Alınan bu ilk abdestle, Allah’ın Habibi olmak erkeğe, Habib’in ümmeti olmaksa kadının payına düştü… Ümmetin ilk kişisi, Hatice isimli bir dişiydi… Erken doğan, erken uyanan, erken yol alandı Hatice… Allah için birbirini seven iki kişinin üçüncüsü ise elbette Rahman’dı… s.282, 284

Sonra secdeye uzandı Son Elçi, eşi de onu takip etti. Toprağın evladı olanlar toprağa iade edildi… Secde şunu öğretti ikisine de: Allah içiniz ve Allah’a dönücülerden… Secde topraktı… Hamuru topraktan karılanların Rablerine selamı toprağa değmekten geçti… s.288

Arka Kapak Yazısı:

Son Elçi ahitliydi, bağlıydı, sözlüydü…

Habibini çok seven Zat, onu dünyanın en güzel evine bağışlayabilirdi ancak.

Onun evi vahyin eviydi.

Ve Rabbi ona kadını, güzel kokuyu ve göz nuru namazı sevdirendi…

Sevdirilen ilk kadının ismiyse Hatice’ydi.

Sığınaktı Hatice sevgilisi’ne, onun güvenli limanıydı.

Hatice’nin kalbi, Allah’ın, Sevgilisi için yar kıldığı mekandı…

Allah’ın Sevgilisi, Hatice’nin yürek evinde iskan olacaktı…

Allah, Sevgilisi’ne bir kadını, Hatice’yi ev kılmıştı…

Hatice kadın ve anneydi.

Hatice muharrik güç ve doğurganlık demekti…

Bir gün gözleri bulutlanarak etrafındakilere şöyle demişti Son Elçi: ”  Allah bana Hatice’den daha hayırlı bir kadın vermemiştir. İnsanlar bana inanmazken, o bana inanmıştı… Herkes beni yalanlarken, o beni kabul etmişti… İnsanlar benden kaçarken, o beni varı yoğu ile desteklemişti… Ve  Allah bana, başka kadınlardan değil, Hatice’den evlat ihsan etti.”

Allah’ın Sevgilisine sevgili olan kadının öyküsü…Sibel Eraslanın kaleminden…

Rasim Özdenören | Ansızın Yola Çıkmak

Ansızın yola çıkmak
Kitaptan Alıntılar:

Ah, dünyalık bir gövdeydi bu; kuşkuya, yalana yer verme artık. Üzülüyorsun, doğru. Kemiklerin çatırdıyor ağırlığı olmayan yüklerin altında. Tevillere kaçıyorum, tevillere kaçmaktan üzülüyorum. Ve bir şeyleri karıştırıyorum: hangimiz Ben’iz, sen mi, ben mi? s. 24

İnsan kendisinin tanrısı olabilir miydi? Böyle bir fikir mümkün müydü? Böyle bir şey mümkünse, büyüklerden birinin değindiği gibi O’nun özdeşi olmak ve ona ayna olmak da mümkün olurdu. Ama bu mümkün müydü? O, hem kendi kendisi olup hem de kendine ayna olabilir miydi? s. 27

İnsan kendi kendinin aynası olabilir mi, diye düşünüyorum. Eğer bu mümkünse, insan kendi kendinin dışına çıkma imkanına sahip demektir. Ben şimdi bunu deniyorum. Kendi kendimden kaçıp kaçamayacağımı denemek istiyorum. Bunun için geziyorum. s. 29

Arka Kapak Yazısı:

Adı hatırlanmayan birinden alınan beklenmedik bir haber… Ansızın yola koyuluş… Yolculuk esnasında rastladığı eski sevgilisinin sitemleri… İlk konuşmaların ardından farkedilen tuhaflıklar… Kime yazıldığı, kimin yolladığı bilinen ama anlaşılmayan gizemli telgrafların iki eski sevgiliyi bir cenaze töreni için buluşturması…

Rasim Özdenören Ansızın Yola Çıkmak adı altında topladığı bu öykülerinde olayları esrarengiz bir atmosfer içinde şekillendirmiş görünüyor. Okuyucu öykülerin binası içinde dolaşırken zihnindeki zaman ve mekan kategorilerinin yeniden şekillendiği duygusuna kapılabilir bu yüzden. Öykülerindeki kurgulama tekniğiyle yazar okuyucuya düş ve düşünce alışkanlıklarını aşma konusunda yardımcı olmak istiyor gibi. Okuyucusunun durağan bir ortak duyum kalıbının içinde hapsolmasına rıza göstermediği anlaşılan yazar “öte” duygusunun gerçekliğini kanıtlamak istemekte adeta. Hayatı ölümle, fiziği metafizikle, gündelik olanı düşünsel olanla ve nihayet dünyevi olanı kutsal ile irtibatlandırma ihtiyacını duyumsatan öyküler bunlar…

 

Nar Ağacı | Nazan Bekiroğlu

Nar Ağacı.

Kitaptan Alıntılar:

“İki ırmak onlar. İkisinin de birleşip büyük bir ırmağa dönüşmeden önce ayrı ayrı akıp geldikleri kumullu yataklar, mecralar, kimyalar var. Benim var olmam için birbirine doğru akmış bu iki ırmağın birleştiği yerde milyonlarca ihtimal arasında mümkünlerden mümkünüm sadece ben.” s.14

“Günah da ah’la kafiyelidir. O da siyah’la, simsiyah’la, vah’la, eyvah’la. Lakin hepsi de Allah’la. Ah’tır kafiyelerin en güzeli.” s.65

Tanrı bütün âlemlerin Tanrısıdır ve bütün gerçek dinler aynı bir Allah’ındır. Gerektiği kadar geriye gidebilirsen bütün ırmakların aynı kaynaktan çıktığını, ortak bir mazide her şeyin aynı ortak başlangıca bağlandığını görebilirsin.” s. 179

“Yeryüzünde herşey iyi ile kötü arasındaki mücadeleden ibarettir. İnsana düşen bu ikisi arasında kendi safını seçmektir.” s.180

“Aşk olunca en çok da ölüm hükmünü kaybediyor ve insan kendisini ölümsüz zannediyordu.” s.184

“Herşeyin gölge olduğunu bir kere fark edince, artık can acısa da bir acımasa da. Ozaman bitmez sandığın her türlü çile de biter. Hem öyle bir biter ki artık bitse de fark etmez bitmese de fark etmez.” s.202 “Anladım ki aidiyet, kan bağından önce gelen bir şeydir. O da aynı toprak üzerinde ortak bir geçmişle kurulabilir.” s.212

“Yangındı aslolan, dumanın nereden tüttüğü önemli değildi. Kendi kalbinde bir doğu masalının şehzadesine doğru akmaya başlayan ateş dinledi. Her belaya her kazaya evet diyebilirdi. Böyle bir şehrayin alevi hangi cihetten gelse yanmaya değerdi. Fark etmez kimin kalbinde kıpırdarsa kıpırdasındı, ama yeter ki çıksındı böyle bir yangın. Kalbinin yangın haberini sardı sarmaladı, günü gelince açmak üzere bir kuytuya kaldırdı. Değil mi ki Settarhan aşk’ın “ş”sinde takılmıştı!” s.240

“‘Ey sıkıntı şiddetlen nasılsa geçeceksin’ Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi” s.302

“Oysa Mirza Han hemen öndeki küçük yeşil göle , Taht-ı Süleyman’ın küçük ama drin suyuna baktıkça hayatın kaynağının ateş değil su olduğuna birkez daha iman ederdi. Muhammed Mustafa bu ateşin üzerine bir su gibi serinlik ve selametle inmemiş miydi?” s. 332

“Aşkın sebebi yok zamanı var. (…) Aşk bir cürmün başlangıcı, ihlaller mukaddimesi, hak iddiası.” s.335

“Aşkın zamanı yok anı var, kelamı yok ama ışığı var.” s.336

“Bu dünyada çaresiz dert yoktur oğlum” derdi babası Bahman Mansuri, “yeter ki karşılığında feda edebileceklerin olsun.” s.341

“Settarhan, aşığım diyorsun. Bu nasıl aşktır ki iki yanın bir araya gelip de bütünüyle hakkını gelmiş ve geçmiş herkese helal etmiyorsun? Bu nasıl aşktır ki kan davası güdüyorsun, her şeyi affetmiyorsun? Aşık kendisini yakacak cehennem ateşinin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun?” (…) “Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yanyana durduğunu unutma Settarhan. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yenilenmeyince dışından eksik kalır.” s.351

“İnsan açlıktan nasıl ölür? Sessizce, tükene tükene mi? Yoksa bağıra bağıra, sürüne sürüne, görüne görüne mi? Bilmezdim. Ama defalarca gördüm. O kadar gördüm ki artık görmez oldum. Zehra bir bilsem, unutmak bu lisanda kaç hecedir?” s.403

“Bir tek veya milyon fark etmezdi. Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu. (…) Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılabilir kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı?” 496

Arka Kapak Yazısı:

Nazan Bekiroğlu’ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman.

Balkan Savaşı döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı’na uzanan bir öykü… Trabzon’dan ve Tebriz’den doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak… Aslında çok ırmak… Tebriz’in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra… Ateşin bakışlı ateşin duruşlu; ırmağını kendi bildiğince alev ateş akıtmayı seçen bir genç kız Azam. Adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla Settarhan’ın ırmağına dolanan Batumlu kitapçı Sophia. Acıyla yoğrulan, yoğruldukça durulaşan, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey… Ve hep kendi içine doğru akan, kendi ırmağını gencecik yaşta milleti için kurutan, Trabzon’un “kırık kafiyesi” İsmail, ah İsmail… İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, mücadele, kader, farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu’nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. “Nar Ağacı” hayal kadar zengin, roman kadar güzel, tarih kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, son derece zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle okuyanı çarpacak ve yıllarca unutulmayacak bir kitap…

Tasavvuf Tarihi | Prof. Dr. Hayrani Altıntaş

PicsArt_1401734300678

Kitaptan Alıntılar:

“… Çünkü Allah bir kalbi kendine çevirirse, onda kendinden başka bir şey bırakmaz, bir kulunu severse onu diğerlerinden çekip alır.” s.2

“Men arefe nefsehu fe kad arefe Rabbehu (kendini bilen Rabbini bilir). ‘Kendini bilmek’, hayatın bütün olayları içindeki insanın, bu şuurda olarak kendine, içine, nefsine dönmesidir; bu hal, tam manasıyla bir içe dönüş metodudur. Ferdin kendini tanıma eylemi, onu inceleyen olmaktan çıkarıp incelenene çevirir; fail, aynı zamanda mef’ul veya edilgen, aynı anda nesne olur; bu halde, özne ile nesne arasındaki ayrılık yok olur ve fert ikilikten sıyrılıp fail ile mef’ül birliğine ulaşır.” s.5

“Tasavvuf Felsefesinde insan ruhu ulvi bir alemden yaşadığımız şehadet (görünen) veya oluş ve dağılış veya bozuluş (kevn ve fesad) alemine düşmüştür. İnsan, nefsinin eğilimleri sebebiyle, içinde olması gereken makamdan aşağılara düşmüş, böylece asli hüviyetini kaybetmiştir.  Tasavvufun gayesi, insanı, önce, kendisi hakkında şuur sahibi yapmak, sonra nefsini bulunması gereken makama yükseltmektir. Buna ilaveten, insanın ruhi hayatının şiddetli bir tarzda temaşasını kolaylaştırmak veya buna imkan hazırlamaktır.” s.57

“Kul, bulunduğu makamın şartını yerine getirmeden bir üst makama yükselemez, çünkü; kanaati olmayanın tevekkülü, tevekkülü olmayanın rızası yoktur.” s.65

“Zikir, ruhi bir müşahade ve Kur’ani bir davranış şeklidir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde yüce Allah’ın zikrinin önem ve gereği belirtilir.” s.69

“Öyle ise, zikir Allah’a ulaşmada bir tekniktir. Esas gaye zikrin kendisi veya zikir kelimesi değildir.” s.71

“Marifet bir anlamda Allah’ın bilgisi demektir. Mutasavvıflar marifet konusunda delilin bizzat yüce Allah’ın kendisi olduğunu söylerler. Akıl bu konuda bir delil olamaz. Akıl yaratılmış olduğu için, sadece kendisi gibi hadis olan şeyler konusunda delil olur. Onlara göre, akıl, sadece kulluğun nasıl yapılacağını temin eden bir alettir. Yüce Allah lütfedip kendini akıl sahiplerine tanıtmasaydı, akıl onun var olduğunu iman cihetinden bilemezdi. Akıl Allah’ı yine Allah’ın lütfu olan imanla bilir.” s.72

“Aşkın neşv ü neva bulduğu gönül, hakikate götüren tek ışıktır. O, kabuğu içten, zarfı mazruftan ayıran haslettir. Salim akıl, doğru düşüncedir. İşte, bu cevherde insanı kemale ulaştıran bir ruh hamlesi vardır.” s.77

Gaybet: Kaybolmak, muvakkaten yok veya uzak olmak, uzaklaşmak. Duyuların kalbe gelen feyz ve ilham (varid) ile meşgul olması sebebiyle eşyaya ve halka ait bilgilerin kulun şuurundan ve kalbinden yok olması halidir. Hz. Yusuf (a.s)’u gördüğünde ellerini kesen kadınlar kıssası buna şehadet eder. Hz. Yusuf (a.s)’un cemalinin müşahede edilmesinde durum bu olursa, Allah-ü Zülcelal’in nurlarının müşahede edilmesindeki gaybet acaba nasıl olur?” s.156

Arka Kapak Yazısı:

İnsan, tarih boyunca yaratıcı güç ile temas halinde oma ihtiyacı içinde olmuştur. Bu manevi ilişki, çeşitli çeşillerde ortaya çıkmıştır. Yaratıcı gücün iltifatına ulaşabilmek için, ona sunulan hediyeler ve kesin kurbanlar, yapılan en önemli faaliyetler arasındadır. İnsan yaratıcı ile ilişki içinde olmak ve onun lütuflarına kavuşabilmek için bazı kereler kişisel eylemlerle de bulunmıştur. Yani kul, yaratıcısına yakın olma istek ve eylemini taşımıştır. O halde, tasavvufi veya mistik faaliyetler her zaman var olmuştur. Adı ve çeşidi ne olursa olsun, insandan yaratıcısına doğru bir yakınlaşma faaliyeti vardır. Bu sebeple her dinde ve her millet kendini gösteren yönüyle bilinmeli ve peşin fikirlerden uzak kalınmalıdır.

Türk insanının hayatının her anında başvurduğu, kendisi aracılığıyla yüce başvurduğu, kendisi aracılığıyla yüce Allah´tan yardım istediği evliyanın, yatırların ve ulu kişilerin bu yüceliğe nasıl eriştiklerini bilmek, gerçeğe ulaşmak demektir.
Hayatı zevkle idrak etmek, varlığa sevgiyle bakmak, gözü ve gönlü, iyi ve güzel olana açmak ve nihayet, yüce Allah´la beraber görmek ve konuşmak demek olan”Tasavvufi Düşünce”yi yakından tanımak, Türk insanın hayatına yeni bir ufuk kazandıracaktır.

İşte bu kitap, gerçeğe ulaşmak, yeni bir ufuk kazanmak, kalbimizi yaratıcıya yönlendirmek için bir vasıta olarak görev ifade edecektir. Türk okuyucularına böyle bir eseri sunmaktan kıvanç duyuyoruz.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com