Aşk Archive

12039518_896189607116126_2413912315225293737_n

Kendine çeki düzen vererek bir iki adım daha at da aşk, kulağını tutup sana; ‘’Gel!’’ desin!

Mideni değil, gönlün gıdasını, ruhun mânevî rızkını düşün. Hakk’ı gönlünde bul ve seni, aşkın eli tutup çeksin.

Mevlâna Celaleddin-i Rumi

aşk

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç Kaf dağının ardına doğru hareket ettiklerinde biz orada yoktuk. Lakin “Cennete âşık bir grup gencin saray gibi evlerinden, aşkları uğruna hareket edip, bir mağarada üç yüz dokuz yıl uykuda yaşadıklarını” bilmek için yanlarında olmamız gerekmiyordu.

Amerika denilen zalim bir devlet, henüz ilim ve irfan merkezi bir beldeyi yıkmamıştı ki, “ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz” denildiğinde analar, sadece çocuğu değil toplumu doğurmaya ve şekillendirmeye hazırlıklı idiler. Anaları, onları Kur’an sesiyle büyütmüş, beşiklerini “ezeli düşman şeytan ve avenesine” müteyakkız olmaları için sallamıştı, uyumaları ve uyutulmaları için değil. Yeni konuşmaya başladıklarında “Ahmediye’den, Muhammediye’den, Envarul’âşıkından…” Hz. Ali’nin cenk hikâyelerini dinlediler. Ve hayata yalın kılıç hazırlandılar.

İşte bu anaların en güzel yâr olduğu bir dönemde, şehirleri ve içinde yaşayanların gönlünü imar eden “büyük mimarlar” varmış. Bu dönemlerde de, hakkın karşısına dikilen, bâtıllar vardı. Ne zaman bunlar bir hataya düşse, gerekli manevra acilen yapılırdı. Çünkü “nasihatçisi olmayan ve nasihatçisine kulak vermeyen bir toplumda hayır yoktu.”

Dağları, aşkı olan “Şirin” hatırına delmeyi geçmişe bakarak öğrenmişti Ferhat. Zira o, koca bir şehrin etrafına bir aydan daha kısa bir zamanda ve “tüm yokluklar” içinde aşılmaz bir hendeği kazan aşktan ilham almıştı. Öğrenmişti ki “Azmettin mi bir işe, sonundan korkma ve Allah’a tevekkül et.”

İnanın, aşkı dillere destan olan Mecnun bile aşkını başkasından öğrenmişti. Evvelinde “Leyla” adını verdiği aşkını görmüş, adını dilinden, hayalini gözünden, arzusunu hedefinden düşürmemişti. (Kara kuru birisi diye kendisine aleyhte propaganda yapılsa da…) Ama ben aşkını hiç görmeden sadece işiterek “tutulanı” da bilirim. Tarihin nurlu sayfaları bize, “Yemen illerinde deve çobanlığı yapan bir delikanlının” bin kilometreyi aşkın bir yolu, “sadece işittiği” bir peygambere âşık olduğu için aşmasını, ama bir başka aşkın (annesinin) emri gereğince, eli boş dönüşünü anlatır. Ama aşk budur işte, elinin boşluğuna yanmaz, gönlünün doluluğu ile avunur.

Demem odur ki; zaman içinde aşk denilen bu hayati tutkular hep de mecrasında ilerlemedi. Kimileri de yanlış aşkların peşine düştü de, bu yanlışlıkların hepsi de sona varmadan hayra yol çevirememiştir. Siz bahaneyi “Bağdat’ın harap olmasına” mı bulursunuz bilemem. Her ne kadar büyükler, “aşığa Bağdat ırak olmaz” demiş olsalar da bu durum gerçekten tadılan aşklar için geçerlidir.

Aslında yanlış aşkların peşinden at koşturup da, bir taşla iki kuş vurmanın hayalini güdenler eskiden de olmuştu. İslam’ın hadis kaynaklarının en başında yer alan “Ameller niyetlere göredir…” diye devam eden hadisi şerifte, “Evlenmek istediği bir kadın için Medine’ye yerleşen kimi gözü açıklar(!)” için, “Ya onların durumu?” şeklindeki soruya; “Herkese aşkının karşılığı vardır” anlamında cevap gelecektir. Ama bunu yanında “inandıkları uğruna can ve mallarından geçenler” için ise, “Allah’la kârlı bir alışveriş yapanlar” övgüsü yer alır.

Hatta Mehlika Sultan’a âşık yedi genç Kaf dağının ardına doğru hareket ettiklerinde biz orada yoktuk. Lakin “Cennete âşık bir grup gencin saray gibi evlerinden, aşkları uğruna hareket edip, bir mağarada üç yüz dokuz yıl uykuda yaşadıklarını” bilmek için yanlarında olmamız gerekmiyordu.

Size çok farklı gelebilecek bir aşk hikâyesini ben İslam tarihinin şanlı sayfalarından nakledeyim. Sahabeden birinin, hiç de anlaşamadığı ve huysuzluğundan şikâyetçi olduğu bir eşi vardır. Kendisine boşamasını teklif eden arkadaşlarına; “Boşaması kolay, ancak gider başka bir kardeşimle evlenir ve onun da başını yakar. Bunun için, ben nasıl olsa alıştım. Sabredeyim de başkasının başını yakmasın.” cevabını verir. Bir süre sonra da kadın ölür. Mezarının başına varıp üç defa “onu boşadığını” söyler. “Niçin böyle yaptığını?” soranlara; “Cennette beni tekrar bulmasın” diye böyle yaptım der. Bu da farklı bir aşk olmalı.

Ama en önemlisi hayatın tüm sevdalarına doğru başlamaktır. Zira yanlış başlanan bir iş, doğru yerde sonuçlanmaz. Allah-ü Teâlâ, kitabında; “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” diye sorar. Yani bu işler şakaya gelmeyecek ve hafife alınmayacak kadar ciddidir. Sonradan döndürülenler, tam yerine gelmeyebilir.

Haşim Akın

Aşktı

Altı Üstü Aşk’tı…

Bir ölümlüktü yani. Bir kere canın çekilecekti tırnaklarından yukarı, topu topu tek nefes tutulacaktı. Gözlerin kuruyacaktı, kanın sızmayacaktı, görmeyecektin en basiti, tek yüz görümlüğüne kaç yürek boşaltıldığını…

Aştı üstü aşktı.
İlkbaharın adıydı sonbahar. Annem ölecekti en fazlası parmak uçlarımla. Saçlarım asılacaktı iki bakır tel arası. Bir küçük mor menekşe toprağa başkaldırmanın bedeliyle zemheriye kurban edilirken, bu kenti kuşlar terk edecekti. Yağmurlar yine düşecekti İstanbul’un yanağına, Kız Kulesi’nin şalını savuracaktı rüzgâr Marmara’nın titrek omuzlarına. Kaçmalarını, ürkek adımlarını kör bir kâhinin ellerine satan denizkızlarının dili damağına yapışacaktı.

Acıydı…
Altı üstü aşktı, cürmünün yoktu izahı. Anlaşılmaktı adı tüm anlaşılmamazlıkların! Yatsıya kadardı, iki damak arası başı ezilen yeminlerin ömrü. Okşanmayan yetim başların sancısı midelere vururken, bir somun ekmeğin hülyasına uykusu kaçacaktı gecelerin. İliklerimdeki zerre hayal ile beslenen bebekler düşecekti rahmimden ayaklar altına. Gri kentlerce ezilecekti başı. Ve ben ağladığımda yağmur duasını bırakacaktı melekler!

Gittikçe aşk oluyorsun, dur!

Altı üstü mor bir bakıştı, çürük yaprak yeşili. En fazlası canımı alırdı, en azından aklımı! Yalnız na-pak aynalar bilirdi en çirkef halimi, yanaklarım pul pul dökülürken iki avuç arana. En fazla Eyüp mezarlığında tek kişilik boşluğa iki tecessüd sığardı. En çok İstanbul özlerdi bizi, kursağına dolanırken düşlerimiz Salacak’ın. Dalgalar çelme takardı, yüreğimiz sürçerdi her ‘‘yağmur toprağa düştüğünde’’… Kulaklarını tıkardı, alıp başını terki diyar ederdi Beykoz’un iniltisinden çetr-i nur. Sonra, ağlayamazdım el yordamıyla sarılıp yastığıma. Naren bir gece meltemi yalarken sol yanağımı, ta uzaklardan mest-i rayiha yayılırdı iğreti güvenlerimizin üstüne,
‘‘ölümlerden ölüm beğen benim için, sana en fiyakalı yenilgimi sakladım’’
En kıyabildiğin yanımdan hani, serçe parmağımdan başla mesela, tutun/ma!

Altı üstü ab-ı hayattı…
Küstah bir sağanaktı gözlerimizi sırılsıklam üşüten. Kalınamazdı, varılamazdı, aranılsa bulunamazdı, oysa bulunduğunda anlaşılacaktı ne çok aranıldığı. Kendinden geçirirdi adamakıllı, titretirdi. Tırnakların mora çalacaktı, omuzlarından iki ölü kol asılacaktı, dişlerin sızlayacaktı en çok! Kayıp kentlerde bir küçük kızın gözlerine tecavüz edilecekti koca cüsseli aldanışlarca.

Sözleri çıkarsız araflara takılandı. İmtihandı. Sırrı en ifşa olunmayandı. Kimselerce en bilinendi oysa kimselerde en bilinmezlikti! Karmakarışıktı işte, hayat kadardı, uslu değildi.
Altı üstü aşktı, beğenilemedi. Beğenilen olmayı diledi en çok, denedi, denemek hiç beğenilesi değildi. İçinden çıkamadı sonra, dışına varılmayandı, varılsa durulmayandı. Hak dileyendi hak bilmezlere. Bilemezdi, hakkına girilendi!

Gün aşırı lev’-i garâmdı…
Her sendeleyişimde yeri alnından öptürecek kadardı. Düz yolda sırt üstü vurgundu şimali.
Korktuğum kadardı. Toplasan beş para etmez, satsan paha biçilmez. Ne siyahtı ne mavi, esmerdi teni, gök/yüzünün rengi. Bir lokmanın bedeliydi, Cebel-i Rahme tepesinde Firdevs sancısıyla dünya doğurtan! En fazla Kabil kadardı kini, en az Habilce masum, mazbut ve mai.
Belden altı karga leşi, sol yanı çöl güneşi, dili süt kokulu sabi. Say ki İsrafil suru, say ki melek-ül mevt süruru…

Altı üstü aşktı işte, cennet kokuşlu el-alem kaçkını. Bu diyarın serabı, tenezzülsüzlüğü leyla’nın, mecnun’un miracı, züleyha’nın garamı, yusuf’un dermanı, ferhat’ın illası, belkıs’ın nazı, varlığında ikram olunan nevfel tadı…
Aslı astarı bir sen kadardı. Ölçüsü alındı, boyu az biraz kısa, umutlarımdan uzundu kolları. Mahlukata neşve, Rahman’a işve, varlığı yokluk üstüne kisveydi. Atsan atılmaz, satsan, yüreğimdi ilk talibi. Yangındı işte, yanılgındı, ılgındı. Üç harfinin hatmi vacipti, beş harfi ölüm.

Altı üstü aşktı…
Düş’müşüm!

Görüşmemiş bir şehirdi belkide adım. Ne keşfe müsait, ne ihlale na’müsait. Kefen boyu çırılçıplak yalnızlıktı. En fazla gecenin gözlerinden düşen kireçli su saçlarına dipnot düşecekti özgeçmişini. En kârlı zarardı, en nimetkar ziyan. İstiare başı beklerken direnen uykularım, sensizlik düşlerimin başına vuracaktı. Ketum heceler dilaltına düşecekti, ben sana iki yana düşmüş kollarımla güneşli günler toplayamazken güncemden. Arzın içi titreyecekti, meleklerin kalemi devrilirken alnımızdan yukarı.

Altı üstü, sevdafeza…
En fazla bir kez çalardı kapını, en hevesli yanın sağırken.

Ahh’tı!
Kovulmuştu cennetten bir kez, dünyaya biçilmiş süslü kaftandı.

Aşk’tı!
Ölmek için yaratılmıştı!

Züleyha Çay

vecd

Allah aşkının kadehinden içen, şanı yüce Rab’la coşturucu konuşmalarının zevkini tadan, hazzını duyana ne mutlu; o kişi onu sevmekten ötürü beliren aşkla, şevkle, neşeyle ona gider, yaklaşır. Ondan başka dostu, ondan başka sırdaşı olmayan için o an ne güzel andır ki yüce Allah onu tattırır. O kulluk ne kadar güzeldir. O genişlik, o bitkinlik ne kadar güzeldir.

Harraz

aşk

Cihanı hiçe satmaktır adı aşk
Döküp varlığı gitmektir adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başını ona tutmaktır adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Ona kendini atmaktır adı aşk

Var Eşrefoğlu Rumî bil hakikat
Vücudu fâni etmektir adı aşk.

Eşrefoğlu Rûmî

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com