Çocuk Archive

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/leylaipekci/senin-tum-alemindir-o-cocuklarda-kaybolan/54951

cocuk_411421Maria dört yaşındayken Gazze’de arabalarına roket isabet etmesi sonucu boynundan aşağısı tutmayacak şekilde sakatlanmıştı. Annesi, ağabeyi, amca ve anneannesi hayatını kaybetmişti. İsrail devleti sorumluluğunu uzun süre üstlenmemiş ve sonraki yıllar boyunca da onu Gazze’ye geri göndermeye çalışmıştı.

Ancak kamuoyu baskısı etkili olmuş ve Maria nihayet Kudüs’te tam teşekküllü bir hastanede tedavi görmeye başlamıştı. Onun hikayesini okuyalı dört yıl olmuş. Maria’yla konuşan muhabir ona ne olacaksın büyüyünce diye sorduğunda ‘anne’ diye cevap vermişti. Anne…

2000 yılından bu yana bin üç yüz küsur çocuğun İsrail tarafından öldürüldüğü ve sadece on iki günde ölen çocuk sayısının 70’i geçtiği, altı yüz küsurun da yaralandığı bir bölgede bugün 12 yaşında olması gereken Maria halen yaşıyor mudur, kim bilir.

İsrailli kadın bakanın ‘sadece çocukları değil bir daha çocuk doğuramasınlar diye Filistinli kadınları da öldürmeliyiz’ dediği bugünlerde… Maria’nın ‘büyüyünce anne olmak istiyorum’ sözleri çarpıp duruyor günlerdir yüzüme. Tankların, insansız uçakların, sığınak delicilerin karşısında anne olmak!

Böyle oluyor işte. Bazen bir söz ile kainat yıkılıyor. Anne olma arzusu sadece bir varoluş hakikatini değil, muhayyel bir geleceğin geçmişten daha hayırlı olacağına dair fıtri bir umudu da barındırıyor. Nesillerdir zulüm ortasında hayata tutunmaya çalışan Filistinli çocuklar için bundan daha fazlasını da barındırıyor. Bir meslek misali büyüyünce anne olma hayali çaresizliğe karşı bir direnişi işaret ediyor.

Toplumsal anlamda varolabilmeye devam etmek, soyun köklerini canlı tutabilmek bir sosyal sorumluluk da yüklüyor çünkü minik omuzlara. Örgütlü ve istirkarlı bir zulme karşı saldırganlık içermeyen yöntemlerle direnebilmek, bizzat vücudunu onurlu bir direniş kılabilmek için anne olmak… Fiilî bir dua niyeti aynı zamanda.

Zira İsrail devleti beş altı yılda bir düzenli olarak Filistinli çocukları vurarak, nesillerin çoğalmasına engel olmaya çalışıyor. Aynı şekilde Filistin’e ait bölgelerde tüm altyapıyı çökertiyor, insanları sakat bırakıyor, ekonominin, siyasetin, kültürün, gündelik ilişkilerin, toplumsal hayatın bütün katmanlarına çomak sokuyor planlı bir biçimde. Bu faaliyetini sürdürebilir kılmak ve meşru göstermek için de en çok kendi çocuklarının içine nefret tohumları atması gerekiyor.

Bu amaçla yine ufak çocuklara Gazze’ye gönderilecek bombaların üzerine ‘İsrail’den sevgilerle’ gibi yazılar yazdırmıştı sözgelimi. Önceki Gazze saldırısından aşina olduğumuz bir yöntem. Bugünlerde ise katliam son hızıyla devam ederken sosyal medyada çok sık paylaşılan bir başka yöntem daha ortaya çıktı. Halen içimde bir yerlerde bu bir kurgu olmalı, gerçek olmamalı dediğim bir video bu. (Gerçi sonradan bu görüntülerdeki kızın Lübnanlı, dövülenin Suriyeli oğlu da söylendi. Ama bu da muğlak kaldı.)

İsrailli olduğu söylenen aile, minicik kız çocuğunun karşısına kendisinden birkaç yaş büyük bir Filistinli oğlan koymuş. Kızın eline de bir sopa vermişler. Hadi diyorlar. Vur. Kız önce dönüp kendisine bu komutu verenlere bakıyor. Bir tür oyun olarak algılıyor bunu. Usul usul indiriyor sopayı çocuğun eline, bacaklarına. Ona daha şiddetli vurması telkin edildikçe, oğlanın beline, koluna gelişigüzel vurmaya başlıyor.

Oğlan ise uysal. Onuruna yediremiyor korkmayı, tepki vermeyi. Kendini korumaya çalışıyor. Ama şiddetli darbeler aldığında bağırıp ağlıyor. Kesik kesik. Uzatmadan. Sanki saldırganlığın bir yerde biteceğine, ardından merhamet geleceğine inanıyor. Öylece sabrediyor.

Her koşulda kim olursa olsun, çocukların yüreğine nefret tohumlarının ekilişine ibretlik bir örnek teşkil ediyor bu görüntüler. Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği, at iziyle it izinin birbirine karıştığı medyada yine de herkesin bu görüntülerdeki kızın ailesinin İsrailli olduğundan şüphe duymaması yeterince açıklıyor durumun vahametini. Çünkü İsrail devleti uzun süredir çocuklar arasında sürdürdüğü bu nefret moderatörlüğü üzerinden saldırganlaşıyor, orantısız güç kullanıyor.

Bir başka yöntem daha işte; bu seferki kayda geçmiş bir belgeselden: Dışarıdan gelip Filistinlilerin tarlalarına el koyan, topraklarına yerleştirilen yerleşimcileri gördükleri her Filistinli’ye taş atmaya şartlandırılıyorlar. Onlar da atıp duruyor sabah akşam.

Zalim kendi nefret çukuruna mahkum, emir komuta zincirindeki bir öldür tuşuna rehin bırakılmışken, mazlumun kendi içinden gelen ve kendini aşan başka bir manevi kudret tarafından donatıldığına defalarca şahitlik ettik.

İster Filistinli ister İsrailli, Lübnanlı, Suriyeli ya da başka bir milletten olsun; öfkeyle, nefretle, saldırganlıkla savaşanlar zalimdir. Nefret ettikçe yeniliyorsun. Öldürdükçe yeniliyorsun. Öfke ve kinle katlettiğin her çocuk senin kendi nefsinden bir suret oluyor. Döktüğün kan senin kanın. Hiçbir masum çocuk yok olmadı, senin tüm alemindir onlarda kaybolan…

Leyla İpekçi

400619_281850321965928_1290639239_n

“Usul usul insanlığımızdan geçiyoruz” diyor şair. Çok değil, daha dün gibiydi ağaçların alev almış gibi kızıl kızıl tepeleri. Şimdi bir kürek mahkûmu gibi, bitkin ve zayıflar. Mevsimdir, geçer elbette. Bu nedenle renklerin hepsini koparırız bağırlarından. Buz gibi beyaz bir mevsim yaşıyoruz şimdilerde. Hayatı anlamak için ağaca bakmak lazım. Ağaçlar saklamaz gerçekleri. Hakikatin türlü türlü aynası vardır, en sahicisi ise ağacınki. Zemheri bir ihanet bizimkisi… Usul usul geçer mevsimler ve biz ağaçlara bakarak anlarız ne kadar değiştiğimizi. Ağaçtır, hafife almayın. Yontulur masa olur, sıra olur. Kâğıt olur, üzerine yazılır tarih. Beşik olur insanlığa, sehpa olur idamlığa. Ağaçtır; yüzlerce kolları vardır hakikat gibi. Yüklenir meyveleri, yapraklar; fedakâr askerleri.

Güncel bir masal bu aslında. Her an yazılan ve yaşanan. Bu nedenle ‘bir zamanlar’ değil, ‘bu zamanlar’ diye başlıyoruz artık sözlere. Garip bir tecelli; herkesin aklını topladığımızda bir çocuk aklı ediyor ve inanmasak da dinlemeyi seviyoruz masalları. Pirelerin berberlik döneminden geçmiş çocuklarız biz, kimlerin tellallık yapabileceğine dair develerimiz var ağaç kovuklarında. Kapı var ağaçtan, aralanmış usulca. Yaklaş, bak aralığından neler söylüyor sana! Güldüğümüz kendi öykülerimiz amenna, başkasının acısına ağlamak daha cakalı gibi. Hani, ıstırap ruhun fiyakası ya, bu nedenle adım başı hüzünbaz bir temenna. Hakikat derin bir dille konuşur, karanlığın dili ürpertici. Gecesi bile aydınlıktır bizim masallarımızın, bu nedenle ilk tanıştığımız hissiyattır ürperme. Korku değil bu, ürperti; farkı bilmez künhü bilmeyenler. Çığlık İsrafil’in dili. Sessizliğin parıldayan bir kudreti vardır bilir misiniz? Bu yüzden korkutur antagonistleri. Belki fantazmografik bir milat bu bahsettiğim ama kederli bir akıbet nihayetinde. ‘Usul usul geçiyoruz insanlığımızdan’ demiş ya şair, yolun cemaziyelevvelini bilmeli. Yumruk en sevdiği uzvudur zalimin, ancak ezemedi tarih boyunca göğe açılan elleri. Kadim bir skor anlayacağınız…

Güçlü kanat ince olur, kalınlık ahşap için bir kıymet mihengi. Pervaz deyip geçemeyiz elbette, iki yana açılır gösterir gerçeği. Ama ötelere pervaz çok daha kıymetli. Rumi’nin de, Şirazi’nin de kastını bilmeli. Unutulmaya bırakılan bir nefretin anlamı idrak edilmeden, kaderin hükmünü görmek ne mümkün. Perdenin sathında yaşanan masaldır elbet ama arkadaki esas ‘lüb’ ve ‘kışr’ kavgasının kadimliğini de bilmeli. Ağacın derdi çekirdek, kabuk bunu nereden bilecek? El kalkmaz, kol kalkar ve açılan eldir en güçlü silah. Hiçbir masal bilmiyorum ki, kocaman elli devlerin yere serilmediği. Masallar dudaklara emanet, dudaklar dualara. Fısıltıyla kudretini gösteren bir yürektir, yamacına iliştiğimiz buruşuk derili nineler, dedeler. Bir köstekli saat dakikliğiyle deveran eder mevsimler. Bahar olur, sonra yaz, ardından hazan ve kara bir kış. Her mevsim diğerini özletir, her giden daha değerlidir gelene nankörlük edercesine. Unuturuz cehennemî sıcağı, hatırlamayız solgun renkli hazanı… Soyunup tüm ümitlerinden memnuniyetsizlik derisini giyiniriz kara kışlarda. Gayr-ı memnunlar için kış mı yok Allah aşkına! Geçen sadece günler, haftalar, aylar ya da mevsimler değildir. İnsanlığımızdır belki de. Kader, kendi rengindeki bir tonla kaplar geçmişi. Köksüzlüğün yarın kaygısı olmaz bunu çok iyi bilmeli. Tek boyutlu, tek –ve ahşap- kanatlı bir tasavvur ile bir yere de varılmaz.

Geçiyoruz yine bildik mevsimlerin eşiğinden sessizce, Russell’ın o müthiş lafı hep zihinlerimizde; “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!” Masal işte…

Nedim Hazar

10422467_1498033973759726_285126156357717160_n

Çocuklar
Kurtulamazlar yanaklarına konan yaradan
Olmadık anda bırakılırlar
Sonra
Nice sonra
Hatta bazen karanlıklarına uzanırlarken kadar sonra
Üzerinde gözyaşı izleri
Senelerin izleri ile yol yol kalmış yanakları
Mahzun yayılır
Ancak görünür güzel dişleri
Ve ‘kuşlar da kaderle uçar’

Cahit Zarifoğlu

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com