Dost Archive

Dua

İslam ümmeti tıpkı bir saat gibidir, bir saatin parçalarını düşünürsek saatin her parçasının ayrı bir görevi vardır. En küçük parçasına kadar görev sahibidirler. Nasıl ki saatin bir parçası işlev görmezse saat çalışmaz durur. Ümmet de öyledir. Küçüğü, büyüğü, yaşlısı, genci, okumuşu, okumamışı yoktur, herkesin farklı ama bir görevi vardır. “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor” diyor Rabbimiz.

Şartlarımız ne olursa olsun ister Mısıra sultan olalım, ister dağ başında çoban olalım, ister hasta ister yolcu, nasıl ve nerede olursak olalım, eğer müslümanım diyorsak bu görevi yüklenmişiz demektir. Artık İslam’ın bütün emirlerinden sorumluyuz demektir. Biri görevini aksatacak olursa ümmet parçalanmaya yüz tutmuş demektir.

İslam ümmeti olarak kendimizi ifade edemiyoruz, ispatlayamıyoruz, kanıtlayamıyoruz. İslami anlamları temsil edemiyoruz. Asrımızda müslümanca düşünme özgürlüğü var, fakat müslümanca yaşama özgürlüğü yoktur. Mümin gönülleri birbirine bağlayan bağ kuşkusuz ki iman ve takva esasından kaynaklanan kardeşlik bağıdır. Örneğin namaz kılarken Kâbeye yöneliyoruz, nedenini hiç düşündük mü acaba? Neden herkes aynı yöne doğru namaz kılıyor? Farklı yönlere de yönelebiliriz aslında… Ne de olsa Allah her yerde… Ya da neden cemaatle namaz kılmak, yalnız namaz kılmaktan yirmi yedi kat daha sevap? İşte bunların tek sebebi kardeşliğin, bir ümmet olduğumuzun bilincinde olmamızdır. Kâbe’nin etrafında namaz kılanlar, bir halka oluşturuyor ve bu halka giderek büyüyor, bu halkayı bulunduğumuz yere kadar çekersek her namaza durduğumuzda biz de bu ümmetin bir halkasının içinde oluruz.

Eğer biz de bu halkada yer almış isek, kendimizi bu ümmetin bir parçası olarak görüyor isek, bize de düşen bazı görevler var demektir. Herkes kendi üzerine düşen görevi yerine getirirse neden ümmet parçalansın ki? Mesela hemen şimdi kendimizden, ailemizden, komşularımızdan başlayarak yerine getirebiliriz görevlerimizi. Zaten her Müslüman kendi görevinin ne olduğunu gayet iyi biliyor, neleri yapması gerektiğini, neleri yapmaması gerektiğini çok iyi biliyor. Ama maalesef bahanelerin arkasına sığınmakla çıkış yolu arıyor kendisine. Gayrimüslimler bile bizden daha iyi biliyorlar dinimizi. Bile bile inkâr ediyorlar işte.

Oruç da birliğin bir delilidir acıyı ızdırabı meşakkatleri paylaşıyorsun, yılın bir ayı nerede olursan ol kim olursan ol eğer müslümansan oruçlusun. Aynı hareketleri aynı kuralları yerine getirirsin. Fıtır sadakası, zekât, her anıyla, Ramazan ayı, kardeşliğin pekişmesi için büyük bir fırsattır. İslam’ın beş şartı var ve her bir şartı ümmetin birliği için birer fırsattır, değerlendirmesini bilenlere.

İslam ümmeti çok çileler çekti ve hala çekmektedir bunun sebebi biz Müslümanlarız. İslam kardeşliğini pekiştiremedik, dünyevi çıkarlarımızı önceledik, tabi bir de siyasi yönü var parçalanışımızın sebeplerinin arasında.İslamı sevmeyen zihniyetlerin böl – parçala, yut prensiplerine kurban gittik ne yazık ki. Fark etmedik üzerimizde oynanan oyunları, parçalandığımızı, dağıldığımızı ve giderek güçsüzleştiğimizi ya görmedik ya da görmezden geldik.

Neyleyim kan bağı olan ama dostluğu olmayan kardeşliği? İman bağı yoksa eğer, neyleyim derdime dertdaş yoluma yoldaş olmayan kardeşi? Nuh (a.s) bile, oğlunu gemiye alamıyorsa “o senden değildir” ikazıyla karşılaşıyorsa, ben nasıl dostumdur, kardeşimdir, can yoldaşımdır diyebilirim ki? İman bağımızın olmadığı kişiler için bunlar kardeş değil, ancak kardeş olmaya davet edebileceğim insanlar olabilirler.

Belki parayla bağlı olduğumuz veya soy soptan kaynaklanan kardeşlerimiz vardır, lakin bunlar geçicidir. Paran biterse dostluk da biter, şan şöhretin biterse dostluğun da biter. Maddi bağlılıklar ancak bir yere kadar tutar insanları bir arada… Ama iman bağı sonsuza dek devam eder.

Dualarda buluşmak, namazlarda buluşmak oruçlarda, hacda buluşmak, hüzünlerde, sevinçlerde buluşmak, kendi güzel, gönlü güzel, inandığı değerleri güzel olan insanlar içindir. Ve dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir birlik ve buluşma yoktur. Bazı değerlerse öyle değersizlere veriliyor ki acıyorum o değeri heba edenlere…

İnançlarıma saygısı olmayana asla değer veremem, değer verdiğin sana ve inancına değer vermiyorsa bırak kendi değeriyle kalsın.

Kevser Güçkılıç

aynaAynayı, yaratılış sulbünden temiz ve güzel doğan kişinin önüne koymak gerektir. Güzel bir yüz, aynaya âşıktır. Güzel yüz, aynaya âşık olduğu gibi, ruha cilâdır, kalplere temizliktir.

Çok uzak yerlerden, kalbi sevgi ve şefkatle dolu bir dost, Hz. Yusuf’a (aleyhisselam) misafir oldu. Çocukluktan beri birbirlerini tanırlardı. Eskiden beri ahbaplık, âşinalık yastığına yaslanmışlardı. Misafir Hz. Yusuf’a, kardeşlerinin yaptıkları cefaları, onların hasetlerini hatırlattı. Hz. Yusuf, “O haset ve cefa, bir zincirdi; biz de aslan idik. Aslanın zincire vurulması ayıp değildir. (O tecelli, kaza-yı ilahî icabıydı.) Bizim Hakk’ın kaza ve kaderinden şikâyetimiz yok. Aslanın boynunda zincir olsa da o yine bütün zincir yapan insanların kuvvet bakımından beyidir” dedi.
Dostu Hz. Yusuf’a, “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin?” diye sordu. Yusuf (as) şöyle cevap verdi: “Ayın, bedir halinden hilal haline gelmesi gibiydim.” Görmez misin? Ay önce görünmez, sonra hilâl olur da iki büklüm bir halde görünür, fakat sonunda yine gökte bedir haline gelmez mi?
Hz. Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra, “Dostum, söyle bakalım, bize ne armağan getirdin?” diye sordu.

Ey yiğit! Dostu görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Yüce Allah (cc) bile mahşer günü, halka, “Haşir (Kıyamet) günü için armağanınız nerede? Bize yapayalnız, azıksız, muhtaç bir halde, âdeta sizi ilk yarattığımızda olduğunuz gibi geldiniz.(1) Kendinize gelin! Kıyamet günü için ne armağanınız var, ne getirdiniz? Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor muydunuz, size bugünün vaadi bâtıl gibi mi göründü?” der.

O’na misafir olacağımızı eşekliğinden dolayı inkâr ediyorsan, bu mutfaktan ancak toprak ve kül alabilirsin. İnkâr etmiyorsan, niçin elin böyle boş? O sevgilinin kapısına böyle nasıl adım atacaksın? Yemeyi, uyumayı biraz azalt da O’nunla görüşmek için bir armağan götür. Geceleri az uyuyanlardan, seher çağlarında istiğfar edenlerden ol.(2)

Hz. Yusuf, “Hadi, getir bakalım armağanını” deyince misafir, bu istekten utanıp âdeta figan ederek, “Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi beğenmedim, sana lâyık görmedim. Tane büyüklüğündeki bir altın kırıntısını alıp da bir madene, bir damlayı alıp da denize nasıl götürebilirim? Sana armağan olarak gönlümü ve canımı bile getirmiş olsam, Kirman’a (3) kimyon götürmüş sayılırım. Senin, benzeri olmayan güzelliğinden başka bu Mısır ülkesi ambarında her çeşit tohum vardır. Sana münevver bir kalp gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna sunmayı münasip gördüm. Ey güneş gibi gökyüzünün nuru olan güzel Yusuf! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü görürsün ve kendinden bulunan güzelliği görerek hayran olasın. Ey gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni de hatırlarsın” dedi. Misafir bunları söyledikten sonra koynundan aynayı çıkarıp Hz. Yusuf’a sundu. Güzeller, aynayla meşgul olurlar.(4)

Yukarıdaki hikaye, Mevlânâ’nın Fîhi Mâ Fîh adlı eserinde de yer almaktadır. Oradaki kayıt da dikkate alınırsa, hikayenin tamamı şöyle özetlenebilir:

Hz. Yûsuf’un bir dostu uzun bir yolculuktan gelir. Yusuf (as) ona, “Bana ne armağan getirdin?” diye sorar. O kimse, “Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbirini beğenmedim, sana lâyık görmedim. Sende olmayan ne var ki ve senin neye ihtiyacın olabilir ki? Ancak, senin yüzünden daha güzel hiçbir şey olmadığı için sana bir ayna getirdim. Her zaman ona bakıp güzel yüzünü müşahede eyleyesin” der.
Yüce Allah’ta olmayan ne vardır ve O’nun neye ihtiyacı olabilir? Allah’ın huzuruna, onda kendisini müşahede etmesi için parlak bir gönül götürmelidir. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Allah, sizin sûretlerinize ve yaptığınız işlere değil, ancak gönüllerinize bakar.”(5)

AÇIKLAMA

Mesnevî şarihi/yorumcusu Tahirü’l-Mevlevî (r.aleyh) şöyle demiştir:
“Buradaki misafirden maksad tarîk-ı Hak sâlikidir. Yusuf’tan murad da cemîl-i alelıtlak olan Cenab-ı Hak’tır. Hadis-i şerifte, “Allah güzeldir, cemâli sever” buyurulmuştur.(6) Âyine ise, tecelliyat-ı ilahiyyenin ma’kesi bulunan kalbdir. Allah’ın huzuruna saf ve mücella bir kalb götürülmelidir ki onun tecellisine ma’kes olabilsin. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Kıyamet öyle bir gündür ki o gün ne malın, ne evladın faydası olur. Ancak kalb-i selîm ile Allah’ın huzuruna çıkabilenler kazanır.”(7) buyurulmuştur. “Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler / “Yevme lâ yenfe’u”da kalb-i selîm isterler” denilmiştir.”(8)

1

Hikayeyi maddeler halinde kademe kademe izaha çalışalım:

1- Yüce Allah her insanın bedenine ruh vermektedir. Peygamberimiz (sav), ruhun cenine üflenmesinin ilk 40 günden sonra olduğunu belirtmiştir.(9) Doğum sonrasında o ruh, bir beden içerisinde dünya hayatında bulunmaktadır.

2- Ölüm neticesinde “Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi” (Her şey aslına rücu eder/döner) kaidesince beden toprağa, ruh ise geldiği kaynak olan Allah’a döner. Nitekim bir ölüm haberini öğrenmemiz üzerine okuduğumuz “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun”(10) (Şüphesiz ki biz Allah’ınız, Allah’tan geldik ve O’na dönüceğiz) âyeti ile “Hayy’dan gelen Hû’ya gider” sözü, ruhun aslı olan Allah’a dönüşünü ifade etmektedir.

3- Her insan Allah’a ruhunu sunacaktır. Kalp, ruhun merkezini ifade ettiği için, hatta bazen ruh ile kalp eşanlamlı kullanıldığı için, ruhun Allah’a sunulması demek, aynı zamanda kalbin Allah’a sunulması demektir.

4- Yüce Allah, her insandan, sunacağı kalbin temiz ve parlak olmasını istemektedir. Bu dünya gurbetinde ruh/kalp emanetinin temizliğini muhafaza etmek insanoğlunun aslî vazifesidir. Nitekim, Kur’ân’da şöyle açıklanır: “O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selîm ile gelenler (o gün fayda bulur).”(11)
Ayetteki “selîm” kelimesi, ‘tertemiz’, ‘her lekeden arınmış’, ‘mânen sıhhatli’ demektir.
XVI. asrın şairlerinden Bağdatlı Rûhî (ö.1605) bu âyeti şiir diliyle şöyle ifade etmiştir: “Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler / “Yevme lâ yenfe’u”da kalb-i selîm isterler.”
Peygamber Efendimiz (sav) de, “Allah’ım senden kalb-i selîm isterim”(12) şeklinde dua etmiştir.
Peygamberimiz (sav), “Allah sizin şekillerinize ve suretlerine değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.”(13) buyurarak, Yüce Allah’ın ahirette kişinin kalp temizliğine ve parlaklığına bakacağına dikkat çekmiştir.

5- Yüce Allah, kişinin kalbine baktığında kendi Cemâlini, kendi güzelliğini görmek istemektedir. Çünkü Peygamber Efendimizin de bildirdiği gibi, “Allah Cemîl’dir, Cemâl’i sever.”
Tasavvufî şiirde ayna “tecellî-gâh”tır. Sevgilinin göründüğü, kendini gösterdiği yerdir. Tüm âlem, âlemdeki eşyanın, yaratılmışın her biri, insan, insan-ı kâmil, mümin, insanın gönlü, kalbi Allah’ın mazharıdır; göründüğü yerdir; yani aynadır. Ayna bütün bunların benzetilenidir; sembolüdür.

Sufilerce kalp, bir “ayna”ya benzetilmiştir. Kalp tecellî aynasıdır. Allah isim ve sıfatlarıyla gönülde tecellî eder. “Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim / Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim.” beyitinde, Allah’ın güzelliğinin Peygamber Efendimizin kalp aynasında görüleceği dile getirilmiştir.
Şeyh Sadi-i Şirazî, “Sen aynanı temiz tut. Paslı bir ayna, yârin cemalini nasıl aksettirir.”(14) diyerek müminlere kalp aynalarını temiz tutmalarını, günah paslarından arındırmalarını öğüt vermektedir.

6- Kalbin yaratıcısı ve sahibi olan Yüce Allah, o kalp aynasının nasıl temiz tutulabileceğini bildirmiştir. Buna göre; insanların kalp temizliğini sağlayabilmesi, Allah’ın Elçisine ve Allah’ın Kitabına uymakla; iman, ibadetler, salih ameller ve güzel ahlakla mümkündür.
İman ve irfan, dünya hayatında kalbin/ruhun, kaynağı ve sahibi olan Allah ile tanıştırılmasıdır.
İbadet ve salih ameller ise, kalbin/ruhun Allah ile buluşturulmasıdır ki bu onun huzurunu, kuvvetlenmesini ve temizlenmesini sağlar.

69194_466271223412025_138158507_nİlahi emirler, farz ve nafile ibadetler kalbi temizleyicidir. Bu hususta namaz ibadetini örnek verelim… Yüce Allah şöyle buyurur: “Namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir.”(15)
Peygamberimiz bu ayeti şöyle açıklamıştır: “Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirden her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?… İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde günahları siler.”(16)

Namaz gibi zikir de kalp aynasını parlatıcıdır. Peygamberimiz, “Her şeyin cilası vardır. Kalbin cilası da Allah’ı zikretmektir.”(17) buyurmuştur.
İlahi yasaklar, haram ve mekruhlar kalbi kirleticidir. Nitekim Peygamberimiz şöyle bildirmiştir: “Kul bir günah işlediği zaman, kalbine siyah bir nokta yani kara bir leke vurulur. Şayet pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse kalbi cilalanır, parlar. Böyle yapmaz da günah işlemeye devam ederse, o leke de artar ve neticede bütün kalbi kaplar. İşte Hak Teala’nın: ‘Hayır! Doğrusu onların işleyip kazandıkları (kötü) şeyler, kalplerinin üzerine pas (reyn) olmuştur.’ (18) ayetinin anlamı budur.”(19)

Notlar: 1- En’am, 94: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.”
2- Zariyat, 15-19: “Şüphesiz ki Allah’a isyandan sakınanlar, cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Rablerinin kendilerine verdiğini alarak. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi. Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.”
3- Kirman, İran’da bir şehirdir. Hububat, hurma bahçeleri ve üzüm bağları ile Basra’ya çok benzermiş. En fazla ve en iyi kimyon Kirman’da yetiştiği için oralarda kıymeti pek yokmuş.
4- Cilt: I, beyit nu: 3155-3200. 5- Fîhi Mâ Fîh, trc. Meliha Anbarcıoğlu, s. 285. 6- [Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29; Tirmizî, Birr 61. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 5218] 7- Şuara, 88-89. 8- Mesnevi Şerhi, c. III, s. 1481. 9- Müslim, Kader, 3. 10- Bakara, 156. 11- 26/Şuara, 88-89. 12- Tirmizî, Deavat 23; Nesai, Sehv 61. 13- Müslim, Birr, 34. 14- Rubailer ve İlk Gazeller, nu: 7. 15- Hud, 114. 16- Buhari, Mevakit 6; Müslim, Mesacid 282. 17- Beyhaki, Şuabü’l-iman, I, 396, 522. 18- Mutaffifin, 14. 19- Tirmizi, Tefsir 83; İbn Mace, Zühd 29.

Şaban Karaköse

dost

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…

‘Nereden çıktın bu vakitte’ dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…

Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.

Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…

En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…

Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.

Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi… Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..

Gözbebekleri bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş…

Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…

‘Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız’ diyebilmeli…

Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa ama ümit var bir yazıyı yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:

‘Bunu da aşacağız!

İmza: Bir dost!…’

Can Dündar

IMG_3012947846351

“Var mı vaktin hüznüm için
Beyrut katliamından sonra
Bir pazar günüm olmadı hiç.”

|Nizar Kabbani

Azalarak yaşıyor, umutlarımızla artıyoruz. Hengâme salıncağına binmişiz, kimin salladığını bilmeden, düşünmeden, merak etmeden yol alıyoruz. Ne tahammülümüz var İnsan’ a, ne de İnsan’ ı sarıp sarmalayan bir sevgimiz. Dışımız İnsan’la alışveriş içindeyken, içimiz İnsan’dan çıldırırcasına kaçıyor. İçimiz İnsan’ ın sevincine uzak, içimiz İnsan’ın hüznüne yabancı düşüyor. Yollarımız kesişmiyor bir türlü.Kaç tamamlanmamış dostluklar bıraktık hayatın odalarında.Cesaretimizi toplayıp dönüp ardımıza bakamadık sonra, vicdanın sesini dinlemek kolay olmuyordu ne de olsa.

Bizim hanemizde İnsan’ a bir adım eksik durmak, kardeşliği yarım bırakmak demekti. Bir acı varsa sofraya konulur, herkes bir ucundan tutar, teselli sürerdi acıyan yanlarına. Bir sevinç varsa konulur sofraya, neş’e paylaştırılırdı her talib olana, paylaşıldıkça bereketlenir umuduyla.Sonra bir duygusuzluk, habilî bir nefes, bıçak gibi kesiverdi paylaştığımız ne varsa. Kimimiz baktı, gördü ve haykırdı, kimimiz baktı ve sustu. Artık insanlar ikiye ayrılıyordu : Bakıp görüp, sessiz kalmayanlar. Sadece bakıp, susanlar… Eğer bir yerlerde sizi görmeye çağıran sesler duyuyorsanız tereddüt etmeden koşun. O gerçeğe ve sorumluluğa çağırıyordur çünkü. ” Bakmak ve görmek tüm mesele bu. ” cümlesini çok kullanırız birbirimize. Bakmak ve görmek ayrımında bir şeyler yatıyor belli ki. Bilinçsizce kullanışımız bu ayrımı görmeye, farketmeye engel. Bakmak kabuğa odaklıyken, görmek kabuğun ardına teşnedir. Kabuğun ardındakine meyillidir her zaman. Bu yüzden bakmak gözün işi, görmek kalbin işidir. Görmek insanı harekete geçirir, “bir şeyler yap” sinyalini verir. Uykuya dalmış duygularımız görmeyle uyanık hale gelir. ” Uyandırılmayı bekleyen rengarenk düşlerim var benim. ” diyemiyorsa insan, kalbinin görme yetilerini kaybetmiştir. Bundandır Kitab’ın “Gözler değil, kalpler kör olur” deyişi.

Hayatımız ” Derken ömrü tükettik bir hiç uğruna…” mısrasına dost olmamalı. İyilik içimizde afacan bir çocuk gibi kucak ararken, zamanlar, günler, dakikalar bir hiç uğruna harcanmamalı. Bir pazar düşü kuralım mesela… Dedelerin mütebessim bir çehreyle torunlarını seyrettiği, babaların iş dönüşü, eve ekmek götürme telaşında hızlı ve mutlu adımlarla yürüdüğü, annelerin “bu yemeği pek severler” diyerek evlatlarına sofra kurduğu, kalem ve defterlerine kan bulaşmamış çocukların insanlığın iyileşmesi için çabaladığı, bebeklere kefenlerin değil kundakların yakıştığı, bir pazar düşleyelim. Anlatmak yaşamaktan inan ki daha zor; bu zor eylemi gel beraber göğüsleyelim: Bir pazar günü…

H. Ebrar Akbulut

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com