205478_3629145621121_468409423_n

Abdullah bin Mes’ûd (ra), Efendimiz’in hak davasında dünya menfaatine ve zalim ekabire nasıl yüz vermediğini şöyle rivayet ediyor:

‘Peygamberimiz (sas) bir gün, Kâbe Mescidi’nde otururlarken, yanlarına zayıf ve fakir olan ashâbından; Habbab bin Erett, Suheyb bin Sinan, Bilâl bin Rebah, Ammar bir Yâsir, Ebû Fukeyhe, Âmir bin Füheyre (ra) gibi Müslümanlar da gelip oturmuşlardı. O sırada müşriklerin ileri gelenlerinden bir topluluk uğramış; Resûlüllah Efendimiz’in onlarla konuştuğunu görünce müşrikler birbirlerine, ‘İşte gördüğünüz gibi, onun oturup kalktığı kimseler bunlardır! Bunlar, oturulup konuşulacak kimseler mi sanki! Allâh’ın, aramızdan kendilerine hidâyet ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar ha!’ diyerek konuştular. Sonra da, Resûlüllah Efendimiz’e hitâben:

“Yâ Muhammed, sen kavminden vazgeçtin de, bunlara mı râzı oldun? Allâh’ın, aramızdan kendilerine hidâyet ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mı! Biz bunların arkasından mı gideceğiz! Sen onları yanından kov! Eğer onları kovarsan, belki sana tâbi oluruz; senin başında toplanır, senin meclisinde bulunuruz. Biz geldiğimiz zaman, onlar hemen yanımızdan uzaklaşsınlar! Biz dağıldığımız zaman, istersen onlarla oturabilirsin.” dediler. Bütün bunlara rağmen, Fahr-i Kâinat (sas) Efendimiz, onların hakir gördüğü fakir ve yoksullarla birlikte oturdu, onlarla beraber olmaya devam etti. Köleler, arpa ekmeğine bile dâvet etseler, dâvetlerine icâbet ederdi. Dullar, yetimler, zayıf ve yoksullarla birlikte yürümekten, onların ihtiyaç ve dileklerini yerine getirmekten rahatsız olmazlardı.

Sevgili Peygamberimiz (sas) Efendimiz, makam ve mertebesinin ulviyet ve efdaliyeti ile birlikte, insanların da en mütevâzıı idi. Kendisinin, kral-peygamberlikle kul-peygamberlik arasında muhayyer bırakılıp kul bir peygamber olmayı tercih etmişti.

‘Ben Hükümdar Değilim’

Bir gün bir adam, Resûl-i zîşân (sas) Efendimiz’in huzuruna gelince, onun mânevî heybetinden titremeye başlamıştı. Peygamberimiz ona, ‘Kendine gel! Ben bir hükümdar değilim. Ben ancak, Kureyş kabîlesinden kurumuş et yiyen bir kadının oğluyum.’ buyurmuştur. (Sünen-i İbn-i Mâce, 2/1100-1101) 

Nasıl Olmuş da Bunca Şeyi Söylemiş?

O Kutlu Asr’a gidin! Hiçbir pedagoji eğitimi görmeyen, hiçbir askerî mektep bitirmeyen, hiçbir içtimaî mektepten çıkış almayan; teleskop ve mikroskopla hiçbir tanışıklığı bulunmayan, hele hele okuma-yazması olmayan O Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), her sahada nasıl bir uzman gibi şaşmaz, eskimez, pörsümez, canlı ve ölmez sözler söylediğini, inkılâplar yaptığını, her sahada bir rehber ve mütehassıs gibi emniyet ve rahatlık içinde konuşup hareket ettiğine bakın!. Daha da önemlisi, bütün bu ihtisas isteyen işleri yaparken sermaye olarak sadece 23 sene gibi kısa bir zaman dilimini kullandığını, hayatının hemen tamamını çile ve ızdırap içinde, muharebe meydanlarında, cemiyetinin meseleleriyle haşir neşir olarak ve ailelerini de en mükemmel şekilde idare etmeyi ihmal etmeyerek, en mükemmel ve en son dinin hem de asırlar sürecek prensiplerini vaz’ederek, bütün cihana duyuracak bir değerler manzumesi hâlinde kurup yerleştirirken.. evet böylesi ağır şartlar altında nasıl olmuş da her sahada hakimane söz söyleyebilmiş..!

Şimdi, zaman, imkân, huzurlu ve güvenli bir çalışma atmosferi gibi şartlar isteyen pek çok meselede bir insanın:

En yüksek ve en güzel ahlâkı temsil etmesi,

Her türlü güzel ahlâkın zirvesinde bulunması,

Yüksek ahlâkın bütününe, hiç birbirini nakzetmeden ve zıddının sahasına girmeden sahip olması,

Güzel bir ahlâkla arz-ı endam ederken diğerlerini unutmaması, ihmal etmemesi ve başka biriyle karıştırmaması, o insanın doğruluğuna ve peygamberliğine delâlet etmez mi?

Ailem Dergisi