Hz. Peygamber Archive

40127_164389370249118_3808664_n

Uhrevî şefaate gelince, ehl-i sünnet inancında şefaat haktır. Cahiliyye müşriklerinde şefaate inanırlardı. Allah’a ortak koştuklarının şefaate yetkili olduğunu kabul ederlerdi. Gerek ayetler, gerekse hadisler bu şekil şefaati red ederek fayda vermeyeceğini bildirmişlerdir.

Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya layık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır. (Kur’an Yolu Tefsiri)

Bu sevgi kulların en üstünü ve faziletçi de kuşkusuz Muhammed Mustafa (sas). Şefaat bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî ve manevî bir imkanı elde etmesi için yetkili nezdinde aracılık yapmaktır. Veya günahkar bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin ona dua etmesi anlamına gelir. Şefaati yanlış anlamak bazen insanları dinî ve ahlâkî görevlerini ya da gevşekliği sürüklediği de görülür. Şefaate güvenerek günahta ısrarcı ve tevbede ihmalkar davranmak yanlış bir yoldur. Ayet-i kerimede (Mûddesir, 74/48) “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” buyrularak, namaz kılmayan veya Peygamber’e tabi olmayan, yoksulu yedirmeyen, günahkarlarla günaha dalan ve ceza gününü asılsız sayanların şefaatten istifade edemeyeceği belirtilerek şefaatin sahih bir imana ve Allah’ın izni ile olabileceği haber verilmiştir. Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, “Kıyamet gününde benim ümmetimden birçok kimseler gelip sol tarafa sevk olunduklarında;

– Ya Rab, bunlar benim ashabımdır merhamet et, derim.

– Bunların senden sonra neler işlediklerini sen bilmezsin.

– Onlar kendilerinden ayrıldığın günden itibaren arkalarına dönerek intidatlarına devam etmişlerdir, buyrularak; “Rahman nezdinde söz ve izni olandan başka hiç kimsenin şefaate gücü yetmeyecektir. (Meryem Sûresi 19/87) Kıyamet gününde Peygamberimiz’e hitaben; “Ya Muhammed! Başını kaldır secdeden. İşte istediğin sana verilecek. Şefaat et. Şefaatin kabul edilecek.” buyrulacak.

Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve; Ya Rabbi ümmetimi bana bağışla. Ya Rabbi ümmetimi kurtar. Ya Rabbi ümmetimi bağışla diye yalvaracağım. Yine Buhari rivayetinde: “Kimsenin zorlaması olmadan kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden kimselere şefaat edeceğini söylemektedir. Resulullah’ın şefaatini elde edebilmek için onun belirttiği özelliğe sahip olmaya çalışmalıdır.

Efendimiz kendisine ümmeti için şefaat yetkisi verildiği için defalarca şükür secdesi yaptığını Ebu Davud’un niyet ettiği hadisten öğreniyoruz. Mümin olana gerekir ki, Resulullah’ı iyi tanımalı, sevdalar üstü sevda ile sevgi beslemeli, O’nun nasihatlerini dinlemeli ki dünya ve ahireti mamur olsun. Dünya ve ukbamızı nurlandırmak istiyorsak Nebi’nin irşadına teslim olmalıyız.

Ailem Dergisi

182002_189683254386396_7821280_n

Peygamberler hem elçi, hem haber getirici hem de güzel örnek olan en kamil insanlardır. Kendilerine inanmak ve itaat etmek üzere gönderilmişlerdir. Onları, kendimiz başta olmak üzere tüm yaratılmışlardan üstün kabul edip sevmeliyiz. Dünya ve ahiret mutluluğumuz onların rehberliğinde elde edilebilir.

Tarih boyunca insanlar ilah konusunda şirke düştükleri gibi, resul konusunda da ifrat ve tefrite düşmüşlerdir. Bu sebepledir ki “resuller kendilerine ibadet edilen değil, ibadeti öğreten kişiler olarak” davetlerini yapmışlardır.

İstismara açık konulardan biri de şefaat konusudur. Resulüllah’a inanmayan Mekke müşrikleri dahi şefaate inanıyorlardı; fakat bu inanış onları kurtarmayacaktı. Tevhid esası üzere imana sahip olanlar şefaatten istifade edebilirler. Peygamberi ve inancı devre dışı bırakarak şefaat beklemek yanlıştır. Bununla beraber şefaati inkar etmek de ayeti ve hadisleri anlamamakta ısrar etmektir.

Şefaati dünyevî ve uhrevî olarak ikiye ayırmak mümkündür.

Dünyevî şefaat, iki kişi arasında görülecek bir iş, elde edilecek bir fayda veya önlenecek zarar konusunda üçüncü bir şahsın devreye girmesi, aracı olması, hatırını ve gücünü kullanarak sonuç elde etmeye teşebbüs etmesidir.

Şefaat kötü ve çirkin değildir. Ancak mesele hukuka ve ahlâka uygun olmalı, bir başkası aleyhine haksızlık doğurmayacak bir sonucun hasıl olması için yardım mânâsı ve amacı taşımalıdır. Böyle olan şefaatin ecri vardır. Hasıl olan iyilik ve ecirden şefaat sahibi kimseler de nasip alırlar.

Haksız talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık da yapana sorumluluk getirir, haksıza, zalime, kötülük edene verilen cezanın benzeri bir ceza ona da verilir. (Kur’an Yolu Tefsiri)

Nisa Sûresi 85. ayette:

“Her kim güzel bir şefaatte bulunursa, o iyilikten kendisine de bir nasip vardır. Kim de kötü bir hususta şefaat ederse, ondan da kendisine bir pay düşer. Allah her şey üzerine kadir bulunuyor.”

Bu ayette müminleri iyiliğe, cihada teşvik etmenin mükafatı ilan ediliyor. Peygamberimiz (sas) dünyevî şefaatte bulunmuş ve teşvik etmiştir. Peygamberimiz’e sıkıntı içinde bulunan biri geldiği zaman yanındakilere döner:

“Bu adama şefaat / yardım ediniz, sevap kazanırsınız. Allah istediği şeyi peygamberine söyletir.” buyurdu. Müminlere yardım edenlere İlahi yardımın eksilmeden her zaman devam edeceği, “Kim din kardeşinin ihtiyacını karşılarsa, Allah da onun ihtiyacını karşılar.” hadisi ile ifade edilmiştir.

İbn-i Abbas, Berire ile kocası arasında geçen olaya dair şunları söyledi:

Peygamberimiz, Berire’ye,

“Keşke tekrar kocana dönsen” buyurdu. Berire, “Ya Rasulallah böyle yapmanı bana emir mi buyuruyorsun?” diye sordu.

Resulullah, “Hayır sadece şefaat/aracılık ediyorum.” buyurdu.

Bunun üzerine Berire, “Benim ona ihtiyacım yok.” dedi. Bu hadiste Peygamberimiz’in toplumun sıkıntılarından olan aile konusuyla ilgilendiğini, lakin evlilik bir gönül meselesi olduğundan ısrar ve zorlama yapmadığını öğrenmekteyiz. Bununla beraber, belirlenmiş bir cezası olan suçlarda veya günah olan davranışlarda şefaat/aracılık yapmak veya aracılığı kabul etmek helal değildir ve vebali vardır.

Aişe (ra) anlatıyor: Benî Mahzum kabilesinden hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyşlileri çok üzmüştü. Onlar: Bu konuyu Resulullah ile kim konuşabilir diye kendi aralarında müzakere ettiler. Bazıları “Resulullah’ın sevgilisi Usame İbni Zeyd’den başkası cesaret edemez.” dediler. Usame onların istekleri doğrultusunda Resulullah ile konuştu. Resulü Ekrem, Usame’ye:

“Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için şefaat/aracılık mı yapıyorsun?” diye sordu, sonra ayağa kalktı ve halka şöyle hitap etti:

“Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler. Aralarından soylu, mevki ve makam sahibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezalandırırlardı…” buyurdu… Anlaşılıyor ki dünyevî şefaat/aracılık hasene ve sevgiye yani güzel ve çirkin olarak ikiye ayrılmaktadır. Biz müminler iyiliğe aracılık yaparken, kötülüğe aracı olmaktan şiddetle kaçınmalıyız ki Nebevî sünneti uygulamış olalım.

Dünyada iken dahi biz müminlerin, vefat etmiş kardeşlerimize şefaat etmemiz tavsiye edilmiştir. Resulullah (sas), “Herhangi bir meyyitin üzerine namaz kılanların sayısı yüze ulaşır da ona şefaat ederlerse o meyyit hakkındaki şefaatleri kabul olunur.” “Bir Müslüman ölür de Allah’a şirk koşmayan kırk kimse ona namaz kılarsa Allah onların meyyit hakkındaki şefaatlerini kabul eder.”

Mustafa Aydın

425205_360825860605467_745597096_n

Vahşî, Hz. Hamza’nın Bedir Savaşı’nda öldürdüğü Tuayme’nin kardeşinin oğlu olan Cübeyr bin Mutim’in kölesi idi. Uhud Savaşı’nda, Cübeyr ona demişti ki: “Hamza’yı öldürürsen seni azat ederim!” Ebu Süfyan’ın hanımı Hind de, Bedir’de öldürülen Mekke eşrafından olan babasının ve amcasının intikamı için, Vahşî’ye mükâfat vaat etmişti. Vahşî, Uhud’da Hz. Hamza’yı, mızrağını atarak şehit etti. Mekke fethedildiği gün, Vahşî, Mekke’den kaçtı. Sonra pişman olup, Medine’de mescide gelip, selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı. Vahşî dedi ki: “Ya Resulullah! Bir kimse Allah’a ve Resulü’ne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günahı işlese, sonra pişman olup temiz iman etse, Resulullah’ı canından çok seven biri olarak huzuruna gelse, bunun cezası nedir?” Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İman eden, pişman olan affolunur. Bizim kardeşimiz olur.” Vahşi: “Ya Resulallah! Ben iman ettim. Pişman oldum. Allahü Teâlâ’yı ve O’nun Resulü’nü her şeyden çok seviyorum. Ben Vahşî’yim!” Efendimiz, Vahşî adını işitince, Hz. Hamza’nın şehit edilmiş hâli gözünün önüne geldi. Ağlamaya başladı. Vahşî, öldürüleceğini zannederek kapıya yürüdü. Ashab-ı Kiram kılıçlarına sarılmıştı. Vahşî, “Son nefesimi alıyorum.” derken ve herkes, “Öldürün!” emrini beklerken, Efendimiz buyurdu ki: “Kardeşinizi çağırınız!” Kardeş sözünü işitince, saygı ile çağırdılar. Peygamberimiz Vahşî’ye, “affolunduğunu” müjdeleyerek buyurdu ki: “Fakat, seni görünce dayanamıyorum, elimde olmadan üzülüyorum.” Hz. Vahşî (ra), Resulullah’ı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Vahşî (ra) daha sonra peygamberlik iddiasındaki yalancı Müseylime’yi mızrağıyla öldürmüştür.

Beyza Şükran Can

64032_358775177477202_706768976_n

İnzivâ bir nevi doğum sürecidir. Sel gibi akıp giden olayları dizginleyip, etrafında girdap gibi döndürdükten sonra yeni bir mecraya koyan insanlar kendi dünyasına genellikle inzivada doğarlar. Cemiyetin kriz haline gelmiş problemlerinden oluşan hamlini kafalarına sarıp, doğum gününü sıkıntı içinde bekledikleri “karar-ı mekîn”in adı ise ekseriyetle bir mağaradır. Bu manada Allah Rasulü’nün birisi “Hira” diğeri de “Sevr” olmak üzere iki mağarası vardır.

Mağara faslı Hz. İbrahim dini üzere ibadet etmek için Efendimiz’in Nur Dağı’na çekilmesiyle başladı. İbni Hişam’ın verdiği bilgilere göre bazen ailesini de yanına aldığı olurdu. İbadet için insanlardan uzaklaşmaya Mekkeliler arasında “tehannüf” denilirdi.

Efendimiz tehannuf için Hira mağarasına çekilir, orada ibadet eder, tefekküre dalardı. Konumu itibariyle sırtı Mekke’ye yüzü ise güneşin doğduğu istikamete dönük mütevazı kovuk, Mekke’nin “el-Emin”i, Abdullah’ın yetimi, istikbalin “Efendisi” Hz. Muhammed’in secde, vecd ve istiğraklarıyla güneşin Rabb’inden gelecek ilahi tayflara mazhar olma yolunda adım adımdı… Derken cemre düşüverdi. Ruhları zemherir gibi kasıp-kavuran şirkin yerini, imanın rengarenk baharına terk etme zamanı yaklaşıyordu. Hayat suyu mahlukata yürümüş, ağaçlar, taşlar şevke gelmişti.

Varlık, kâinat kitabını bir bir şerh etmek üzere hazırlanan Marifet Sultanı’nı selamlama yarışına girmiş, “Esselamu aleyke ya Rasulallah” selamlarıyla teslimiyet arzına başlamışlardı. İstikbal, O’nun emin ellerine en gizli sırlarını teslim etmiş, ertesi gün olacak hadiseleri geceden rüyalarına sunmayı itiyat haline getirmişti. Taşlardan daha katı kalpleri Rahman’ın tecelligâhı haline getirmek üzere hazırlanan terkipler ise hususi bir elçiye teslim edilmişti. Elçi, bir gece vakti, Hira’da bulundukları esnada teşrif ediverdi.

Teslim, emanetin ağırlığını en ince ayrıntılarıyla hissettirecek şekilde gerçekleşiyordu. Getiren semavâtı kaplamışçasına heybetli, alan ise ürperti içinde tiril tirildi… Ve semavî sandukça açıldı: “Oku! Rabb’inin adıyla… Ki.. O yarattı. O yarattı insanı “alak”tan. Oku! Rabbin “Ekrem”dir… O Rab ki Kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti…”

Aylardan Ramazan, yıllardan 610’du. Hira’da beşeriyet tarihi için yepyeni bir sayfa açıldı… Kureyş, Ebu Talib’i baskı altına alarak Efendimiz’i yalnız bırakmaya zorladığı zaman, Ebu Talip, onu terk etmeyeceğini bir şiirinde şöyle ilan etti: “Sevr’e ve onun mekanına, Sebir dağına ve onu sabit kılana, Hira’ya çıkmak için ona yükselene ve inene yemîn ederim.”

Aradan yaklaşık 13 sene geçmişti, işkence, çile ve baskılarla geçen yılların ardından yine bir gece, Alemlerin Efendisi yanına Hz. Ebu Bekir’i alarak sessizce müşriklerin arasından Medine’ye doğru süzüldü. Takip ihtimalini hesap ederek, Cidde istikametine yönelmişlerdi. Yolları “Sevr mağarası”na uğradı. Orada üç gün kaldılar. Abdullah b. Ebu Bekir gündüzleri Mekkelilerin arasına karışıyor, onların neler düşündüğünü öğrenerek haberleri akşam mağaraya getiriyordu. Amir b. Füheyre ise koyunları Abdullah’ın geçtiği yerlerden sürerek izlerini kaybediyordu. Esma bint-i Ebu Bekir’de mağaraya yiyecek taşıyordu. 13 yıllık çile hayatı yeni bir doğumun şartlarını hazırlamıştı.

Hira’da ilk mesajla buluşan Kutlu Nebi Sevr’de iman, teslim ve tevekkülün şahikalarında arz-ı endam edecekti. Mekke hayatının hesabı yine bir mağarada görülecek ve iman tohumunun semereleri gün yüzüne çıksın diye Sevr’in kapısı aralanacaktı. Arz bu çıkışa Sevr’le eşlik ederken insanlık da Sıddık-ı Ekber’le O’na refakat şerefine ermişti. Müşrikler adım adım mağaraya yaklaşırken ayak sesleri endişeye dönüşüp, Hz. Sıddık’ın kalbine damlıyordu. “Ya Efendimiz’e bir şey olursa” hafakanlarıyla Hz. Ebu Bekir’in kalbi kıbleden esen rüzgarla köpürerek ayağa kalkmış bir denizi andırıyordu. Efendimiz ise bitmiş bir cümlenin noktasını koyuyor gibi, gayet sakin, “Üzülme Allah bizimle beraberdir.” demekle yetiniyordu. Ve dalgalar diniyor, deniz duruluyor, Sevr mağarası, Alemin Efendisi’nden (sas) sonra külli fazilet noktasında ümmetin en hayırlısının doğumunu yaşıyordu. Maneviyat erbabına göre bu doğum aynı zamanda Sevr meşimeninden velayetin doğumu anlamına geliyordu.

Hamdullah Öztürk

285672_3550062004080_463577987_nAmr. b. Said, Hz. Enes’ten şöyle rivayet etmektedir: “Çocuklara karşı Resulullah (sas)’den daha müşfik davranan kimse görmedim.” 

Enes (ra) şöyle anlatmaktadır: “Ben namazı Resulullah (sas) kadar kısa ve düzgün kılan hiçbir imamın arkasında namaz kılmadım. Bebek ağlaması duyduğunda, namazı, bebeğin annesi sıkılabilir diye kısa tutardı.”

Peygamber Efendimiz (sas) iman eden herkese şefkatli olmalarını, çevreleriyle iyi geçinmelerini ve iyi davranışlarda bulunmalarını öğütlüyordu. Bu arada İslam’ı tebliğ ettiği zaman zarfında kendisine hakaret eden, canına kasteden, kötü davrananlara da aynı karşılığı vermiyor ve onlara merhamet gösteriyordu. İhtiyacı olan, darda kalan insanlara yardım ediyordu.

Efendimiz’e (sas) yapmadıkları işkenceler kalmamıştı. O, yoldan geçecek diye yoluna dikenler koyanlar, taş yağmuruna tutanlar olduğu gibi üzerine hayvan işkembesi atarak hakaret edenler de yok değildi. Hicret öncesinde hayatına kastedenler, suikast planları yapanlar, zehirleme teşebbüsünde bulunanlar olmuştu. Ama Resulullah (sas) onlara merhametten başka bir hisle yaklaşmamıştı.

Kocaların eşlerine iyi muamele etmesinin yanında insanların yanlarında çalıştırdıkları hizmetçilerine de nazik davranmalarını, onları besleyip, giydirip iyi muamele edilmesini istemişti. Bir gün Abbad b. Şurahbil adlı aç bir adam bir bahçeye girmişti. Birkaç hurma yedi ve bir miktar da elbisesine koydu. Bahçenin sahibi onu yakalayıp dövüp, elbiselerini soydu. Fakir adam bahçe sahibiyle birlikte Resulullah (sas)’in yanına geldiğinde, Efendimiz (sas) bahçe sahibine dönerek, “O cahildi, sen ona öğretmeliydin; o açtı, sen onu doyurmalıydın.” dedi. Ve bahçe sahibi adamın elbiselerini iade etti. Ayrıca ona kendi ambarından buğday verdi.

Çalışkan ve İnce Ruhluydu

Resûlullah Efendimiz’in, geçmişteki ve gelecekteki günahlarının, Allahü Teâlâ tarafından bağışlandığı, kendisine müjdelenmişti. (Fetih, 2) Böyle olduğu halde Peygamberimiz, bir gün, ‘Sizden, ameli kendisini kurtarabilecek hiçbir kimse yoktur!’ buyurmuştu. ‘Yâ Resûlallah, Seni de mi amelin kurtaramaz?’ diye sordular. O, ‘Evet, Beni de amelim kurtaramaz! Ancak, Rabb’im Allahü Teâlâ Beni, tarafından bir mağfiret ve rahmetle kuşatır ve korur!’ diye cevap verdiler. (Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 2/235)

Resûlullah Efendimiz, bir sefer esnasında ashâbına, bir koyun kesip pişirmelerini söylemişti. Ashaptan birisi, ‘Yâ Resûlullah, onun boğazlanması benim üzerime olsun.’ dedi. Başka birisi, ‘Yâ Resûlullah, onun yüzülmesi de benim üzerime olsun.’ dedi. Bir başkası, ‘Yâ Resûlullah, pişirilmesi de benim üzerime olsun.’ dedi. Resûlullah (sas) Efendimiz de, ‘Odun toplamak da benim üzerime olsun.’ buyurdu. Sahâbîler, ‘Yâ Resûlullah, biz senin işini de görmeye yeteriz (senin çalışmana gerek yok).’ dediler. Peygamber-i Zîşân Efendimiz, ‘Sizin, benim işimi de görmeye yeteceğinizi biliyorum. Fakat ben, size karşı imtiyazlı bir vaziyette bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah kulunu, ashâbı arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz!’ buyurdu. (Kastalanî, Mevâhibü’l-Ledünniyye, 1/385)

Çatık Kaşlı Değildi, Nazik ve Cömertti

Resulullah, evini süpürür, hayvana ot verir, deveyi bağlardı. Koyunun sütünü sağardı. Söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öteberi alıp eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verirdi. Bunlarla musafaha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Güzel huylu idi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Heybetliydi. Yani saygı ve korku hâsıl ederdi. Fakat, kaba değildi. Nazik idi. Cömert idi. Fakat, israf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğikti. Kimseden bir şey beklemezdi.

Ahmet Akyürek

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com