İman Archive

FB_IMG_1424040278029

Kuşeyrî’nin “Risale”sinde geçer:

Adamın biri, tasavvuf yolunun büyüklerinden Sehl b. Abdullah k.s. hazretlerine gelir, evine bir hırsız girdiğini, nesi var nesi yoksa alıp gittiğini anlatarak, bu durumda ne yapması gerektiğini sorar. Hazret, “Şükretmelisin!” buyurur. Adamın şaşırdığını görünce de şöyle der: “Evet, Allah Tealâ’ya şükretmelisin. Bunlar dünyevî musibetlerdir. Ya musibet malına değil de dinine gelse, şeytan kalbine girse, vesveseyle aklını karıştırıp imanını çalsaydı ne yapacaktın?”
Cenab-ı Hakk’ın insana ihsan ettiği en büyük nimet imandır. Öyleyse en çok imanı muhafazaya itina gösterilmeli, iman nimeti için her zaman şükretmeliyiz. Bir müminin bu dünyada en fazla korkup sakınacağı musibet de, imanını, İslâm’ı yaşama şevkini kaybetmesidir.

Semerkand Derg. / Ahmet Nafiz Yaşar

Hal

İstatistiklere bakın, acı bir gerçek var: Sigara, alkol, uyuşturucu kullanımı inanılmaz boyutlara ulaşmış. Ne yazık ki üniversitelerin, liselerin, ilköğretim okullarının önüne kadar girmiş durumda. Alkolik kadınlar için kurulmuş hastaneler var. Tanıdık bakkallara, süpermarket sahiplerine soruyoruz, bir çok kadının akşam evine giderken, ekmek, peynir, yumurta alır gibi rakısını alarak dükkandan çıktığını öğreniyoruz. Toplum büyük sancılar içinde. Sarsıntılar içinde. Her gün gözümüzün görmediği, kulağımızın işitmediği nice yıkılışlar var. Sadece içe akıtılan nice gözyaşları var. Bu gerçekler karşısında takınacağımız tavır ne olmalıdır? Konuyu sadece teşhis yetmiyor. Tedavi de gerekli. Bütün bu olan bitenler karşısında, insanlığımızı, efendiliğimizi, inancımızı, asaletimizi nasıl koruyabiliriz? Toplumun büyük kesiminde önyargılar hakim. Düşünülmeden, muhakeme edilmeden, mukayese, araştırma, inceleme yapılmadan kabul edilen, papağan gibi tekrarlanan bir takım değer yargıları… Bunlardan biri de çağdaşlık. Çağdaşlık aşağı, çağdaşlık yukarı. Bir kimse övüleceği zaman çağdaş insan deniliyor. Sorbon’da bir felsefe profesörü, çağdaşlık üzerine bir kitap hazırlamış. Okudum: “Bu çağda yaşadığım için utanç duyuyorum.” diyor. İnsanın insanı istismarının, tarihin hiçbir döneminde bu kadar olmadığını, insanın hiçbir dönemde bu kadar aşağılanıp, ezilmediğini, hor-hakir görülmediğini söylüyor. Alçaklığın en üst boyutunun bu çağda yaşandığını vurguluyor. Kitabı okurken düşündüm. Daha bir kaç yıl önce Bosna’da hanımlara tecavüz eden Sırp canavarlarına hoşgörü, uygarlık üzerine on binlerce kitap yazan Batılılardan birisi dahi sesini çıkarmadı. Bu hanımların bir kısmı intihar etti. Bir kısmı ruh hastası oldu. Bazısı kimsenin yüzüne bakamıyor. On binlerce insan ıstırap içinde yaşarken, dünyanın iyilik meleği diye anılan Papa’ya varıncaya dek bir tek Batılı bu rezaleti lanetlemedi, sorgulamadı.
Sorokin’in de dediği gibi gerçekten bir bunalım çağında yaşamaktayız. Her şeyden önce çağdaşlık öryargısından kurtulmalıyız. Çağdaş, çağdışı, ileri-geri kavramları insanları bölmek, ayırmak, parçalamak için uydurulmuş palavralar. Bir düşünce ya doğrudur, ya yanlıştır. O kadar. Bir düşünce yanlışsa, bunun ileri olanı, geri olanı olmaz. Yanlış, yanlıştır. Sağcı, solcu kavramları da öyle. Gerçek bilimin, sanatın düşüncenin sağcısı solcusu olmaz. Edison bir bilim adamı idi. Beethooven bir müzisyendi. Yunus kâinatın en büyük şairi idi. Söyleyin bakalım onlar sağcı mı idi, solcu mu idi? Bunu söylemek bile komik oluyor. Hatta çirkin oluyor. Hani bir şarkıda tekrarlanan bir söz var: Palavra… Palavra…diye. Onun gibi işte…
Geçenlerde bir ekranda gördüm. Bir fakültede, sözüm ona sağcı, solcu diye adlandırılan memleket gençleri birbirlerine saldırdılar. Ölesiye. İçim sızladı. İkisi de benim evladım. Allah esirgesin. Dikkat ettim, iki tarafın sopası da rengi ile, uzunluğu, kalınlığı ile tıpa tıp birbirinin aynı idi. Aynı şer kuvvet bu sopaları hazırlıyor, sonra birbirlerinin kafalarını kırsınlar diye, iki tarafa da veriyordu. Bu hususa değinen olmadı. İyinin, güzelin, doğrunun, temiz, asil, büyük, yüce olanın sağı, solu olur mu? Birileri bu kavramları icat ettiyse bize ne? Biz niye sahip çıkıyoruz? Hayatı, insanı, varoluşu bilmeyen bir takım geri zekalılar çıkıyor, ortaya hasta ruhlarının, gelişmemiş kafalarının ürünü olan bazı saçmalar koyuyorlar, biz de irdelemeden, düşünmeden mal bulmuş mağribi gibi onların üstüne atlıyor, sahip çıkıyoruz. Niye..? Kimlerin oyununa geldiğimizin farkında mıyız? Bir zamanlar sağcılıkla Müslümanlık özdeş gibi gösteriliyordu. Kırk yıl önce. O zaman da çok tuhafıma giderdi. Gizli bir oyun sezerdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum, iki kere iki dört ederse, bunu söyleyen sağcı mı olur, solcu mu? İyinin, güzelin, doğrunun sağcısı, solcusu olmaz. Bu saçmalarla kafalarını dolduranların Allah yardımcısı olsun. Bugün dünyada hayranlıkla seyredilen sanat eserleri, bilimsel buluşlar, manevi yücelikler, gözleri kamaştıran pırıl, pırıl yaşantılar, uygarlığın yüzakı kişilikler, hayatı aydınlatırken, bunların sağla, solla ne ilgisi vardı? İnsan olmanın ölçüsünü, İslam’da, Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde bulmaktayız. Hadis-i Şerifler, Kur’an-ı Kerim’in yorumu ve açıklaması olarak kıyamete kadar, onunla birlikte insanlığa ışık tutacaktır. Dünyada hiçbir edebiyatçı, beş altı kelimelik veciz bir ifade ve kısa anlatımla ciltler dolusu fikri anlatan hadis-i şerifler ile boy ölçüşemez. Denizde giderken tereddüde düşen bir gemi kaptanının pusulaya göre hareket etmesi gibi, bizim pusulamız da Kur’an’dır, Hadistir, Sünnet-i Seniyyedir. Allah’ın ve Resulünün buyrukları doğrultusunda hareket eden, yazıp konuşan kimseden Allah razı olsun. Bu dünyada boşa yaşamıyoruz. Allah’ın huzurunda, her dakikanın hesabını vereceğiz. Kimsenin insanların ruh huzuru, ruh sağlığı ile oynamaya hakkı yoktur. Düşmanlarımız, silahla yenemedikleri bu aziz necip milleti içten çökertme gayreti içindedirler. Hepimizin son derece dikkatli, uyanık, tetikte, milli birlik ve beraberlik ruhu içinde olmamız gerekir. 

çare

Kitapsız kültür olmaz. Öyle gazete okuyarak, deli, deli televizyon seyrederek kendilerini kültürlü sananlar aldanıyorlar. Magazin haberlerle, dedikodularla uyutulmaktayız. Bunların hepsi modern ninniler. Amaç bizleri gerçeklerden, hayat realitesinden, hatta kendi iç dünyamızdan uzaklaştırmak. Bizi bize hasret bırakmak. Türkiye’de neler olup bitiyor, memleket nereye gidiyor, ekonomi hangi istikamette, kimler ne dolaplar çeviriyor, bilinsin istenmiyor. Bir yandan gazeteler, televizyonlar, magazin, sosyete dedikoduları, bir yandan futbol, seks, içki, sigara, uyuşturucu, aldık başımızı gidiyoruz. Öğrenciler, neyin kavgasını yapıyorlar? Birbirlerinin kafasını kırmakla hangi soruna çözüm getirecekler? Hakikatin sağı, solu olur mu? Ana-babalık sadece çocuklarını yedirip, içirip, giydirmek midir? Açın Batı edebiyatını, okuyun. Bir tek huzurlu, mutlu, içi renk dolu, ışık dolu, aşk dolu bir insan görebilir misiniz? Bir dönem dünya gençliğinin taparcasına bağlandığı, Nobel ödüllü Jean Paul Sartre “Başkaları cehennemdir” der. Oysa bir İslam velîsi, “Gül alırlar, gül satarlar, gülden terazi tutarlar, gülü gül ile tartarlar.” diyordu. Öyle bir Pazar ki, alan gül, satan gül, satılan gül, terazi gül, dirhem gül… İçi Allah aşkıyla dolan, her zerreden zikredenin Allah olduğunu bilen o güzel insan, pazar simgesi ile bütün kainatı bir gül bahçesi gibi görüyor, bundan heyecan duyuyordu.
İç dünyası da kendi egosundan, nefsaniyetinden başka hiçbir manevi güzelliği yaşamamış bir yazarın, insanlara vereceği neyi vardır, kendi içinde biriktirdiği zehirlerden başka…? İçimizde ne varsa, dışa yansıyan da o değil midir? Doğusu ile Batısı ile bütün dünya bir bunalım içinde. Hepsi gerçekten uzaklaşmış. Bir kısmı gerçeğe isyan içinde. İhanet içinde. Kendi kendilerine kurtuluş yolunu bulamıyorlar. Çünkü vaktiyle o yolu kapamak için elden gelen yapılmış. İkilem içindeler. Doğu mu batı mı, dünya mı ahiret mi, madde mi mana mı, din mi ilim mi, ruh mu beden mi… İslam’ın tevhidi görüşünden uzaklaştıkça, bu ikilem gittikçe artıyor. Arttıkça, hayat gittikçe kararıyor. Işıktan, renkten, huzurdan, mutluluktan uzak, sıkıntı dolu, bunalım dolu, stres dolu bir yaşam tarzı egemen oluyor. Arkasından içki ile uyuşturucu ile teselli aramalar başlıyor. 
Ne Doğu, ne Batı bu ağır yükün faturasını ödeyemiyor. Vaktiyle İshak Peygamber bunu haber vermişti: “Yol uzun, yük ağırdır. Bu yükle, bu yola katlanamazsınız. Yüklerden kurtulunuz…” Bana göre tek umut, Anadoludan yetişecek gerçek aydınlardır. İşte onlar, Yunuslar’ın, Mevlanaların torunların bu ikilemden kurtulup; iyiliğin güzelliğin, doğrunun ışıklarını, o muhteşem tevhidin hayat veren tebessümünü getirecekler. İşte o zaman insanlar bedbinliklerinden, hıçkırıklarından, umutsuzluklarından kurtulup, “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası.” diyecekler, “Aşk gelicek cümle eksikler biter”, “Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar.” diyecekler, Yunus gibi şakıyarak, “Taze civan oldum ben…” diyeceklerdir.
Evet, kural hiç değişmez; ışık gelince karanlık gider. Dün öyle oldu, bugün de, yarın da öyle olacak. Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaş’lar, Hacı Bayram’lar, Eşrefoğlu Rumi’ler, Erzurumlu İbrahim Hakkı’lar dün Anadolu’yu aşkın, imanın, ışığın, rengin, güzelliğin kal’ası yapmışlardı. İnşallah yine öyle olacak… Güzel insanlar, Anadolu’nun bağrından çıkacak gerçek aydınlar, ışıklarını mızrak mızrak bütün cihana yayacak, insan ikilemelerinden kurtulacak, tevhidin ışığı ile onları huzura, mutluluğa, sevgiyle, saygıyla, edebe, inceliğe, gerçek uygarlığa götüreceklerdir. O zaman insanlar “Sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni.” diyecekler, “Sevmek devam eden en güzel huyum.” diyeceklerdir. 

Sabri Tandoğan

945973_228910283930163_936980073_n

Allah’ım!.. Kalbime senden ümitli olma hissini at. Senden gayri her şeyden gayri her şeyden umudumu keski senin dışında kimseden bir şey beklemeyeyim. Ey Allah’ım!.. Öncekilerden ve sonrakilerden her kime imandan neler verdiysen ve benim ona gücüm ulaşmıyorsa, amelim eksik kalıyorsa, isteğim kavuşmuyorsa, duam yetişmiyorsa öyle bir şey istemek dilime gelmiyorsa sen o kuvvetli iman ile beni seçkin kıl. Ey acıyanların  en merhametlisi kabul et.

Amin…

kalp

Bazıları, kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek, yahut yardımsever olmak gibi çok basit bir mânâda anlıyorlar.Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, Allah’a ibadet mükellefiyetinden kurtulduklarını zannediyorlar. Bu, şeytanın bir desisesi, nefsin bir oyunudur. Bu kişiler namaz kılan, ibadet eden bir mü’minin günlük hayatında İslâm’ın ruhuna ters düşen ve diğer insanlara zarar veren bir takım noktalar tespit ediyorlar. Bunları öne sürüyor ve “Bu adam namaz kılıyor ama, şu hataları da işliyor, ben ise, onun düştüğü hatalara düşmüyorum. çünkü benim kalbim temiz!” diyerek kendi ibadetsizliklerine, onun kusurlarında bir özür kapısı bulmaya çalışıyorlar. Bu tip yanlış değerlendirmeler sadece namaz kılmayanlara mahsus değil. Namaz kılan bir mü’min de İslâm’ın diğer emirlerini kendisinden daha iyi yerine getiren bir kardeşi hakkında benzer şeyler söyleyebiliyor. Hidayet rehberimiz, Peygamber Efendimiz’den (asm) bir Hadis-i Şerif: “İlk kez bir günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hâsıl olur. Eğer sahibi pişman olur tövbe, istiğfar ederse kalp yine parlar.” Bu Hadis-i Şerif’den temiz ve selim kalbin, ancak günahlardan salim olan ve isyanlarla kararmamış bir kalp olabileceğini öğreniyoruz. Farzlar te’vil kaldırmaz. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve hakikatı saptırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah emretmiş, Resulûllah (asm) da bu emrin nasıl yerine getirileceğini bir ömür boyu mü’minlere öğretmiş, tâlim etmiş. Asr-ı Saadeti takip eden bütün asırlarda bu emirler aynen tatbik edilmiş. Her taraf câmilerle, mescidlerle, medreselerle, tekkelerle dolup taşmış. Derken âhirzamana gelinmiş. Dünyaya dalma, dinden uzaklaşma, sefahatta boğulma, menfaat peşinde koşma devri gelip çatmış. İbadet terkedilmiş, ilim bir yana atılmış, irfandan uzaklaşılmış. Bu bozuk atmosferde, nasıl olmuşsa olmuş, yeni bir grup çıkmış ortaya: Kalbi Temizler Ekolü. Bunlar ondört asrın bütün mü’minlerine ters bir caddede yürümeye başlamışlar. Bu ekolün mensupları, kendi haklarında, tevbe kapısını âdetâ kapamışlar. Ben senin kalbine nasıl bakayım? Kalp manevî olduğu gibi, onun hassaları, lâtifeleri de manevî. Bunlar tezahür olmadan, açığa vurulmadan nasıl bilinebilir!? Karşınızda açlıktan inleyen bir zavallı. Ve yanıbaşında para küpü denecek kadar zengin biri. Niçin bu adama yardım etmiyorsun diyecek oluyorsunuz: “Yardım etmediğime bakma, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu…” diye karşılık veriyor size. Şefkat ve merhamet, kalbe ait güzellikler. Ama onlar, fukaraya serilen sofrada, yahut verilen sadakada kendini gösterir. Takva, kalbe ait bir başka güzellik, bir başka kemâl. O da, günahlardan uzak kalmakla ortaya çıkar, bilinir. İmanın da bir tezahürü vardır. Kişinin kalbindeki imanını diliyle de ifade etmesi gerekir. İman ancak böylece sahih olur. Dilden şehadet olarak dökülmeyen bir imanın varlığına nasıl hükmedilebilir? Kalbin, Allah’ın emirlerine karşı itaatkâr olması da bir başka güzelliktir. Bu güzelliğin tezahürü, belirtisi, nişanesi, ispatı ise ibadettir. Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre tanzim etmiyorsa, bu adam namazın hakikatına erememiştir. Ama o kul, bu hatasını namazı terkederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer. Mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacak. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi baş köşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız. Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misâllerini yaşamıyor muyuz!? Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına birşeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa, boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize birşeyler gitmiyor…

Alaaddin Başar

64013_360074497347270_172857765_n

Merhum Hulusi Yahyagil, Bediüzzaman merhuma, “Sadece ‘lâ ilahe illallah’ kâfi midir? Yani, ‘Muhammedün Resulullah’ demezse ehl-i necat/ehl-i cennet olabilir mi?” diye soruyor. Bediüzzaman da ona şüpheleri ortadan kaldırıcı ve ikna edici bir cevabî mektup gönderiyor. (26. Mektup, Beşinci Mesele)

Bediüzzaman, Kelime-i Şehadet’in iki sözünün yani “Lâ ilahe illallah” ve “Muhammedün resulullah” sözlerinin “birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eden, birbirini tazammun eden (ihtiva edip, gerektiren) sözler olduğunu belirtiyor. Sonra da O’nun “hatemü’l-enbiya son peygamber” oluşuna dikkat çekerek, “Elbette bütün yolların başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve kurtuluş yolu olamaz.” diyor.

Dünyanın büyüklüğüne nisbeten iletişim imkânlarının olmadığı dönem ve bölgelerde yaşayan bazı insanlar için de Eş’ari ve Maturidi ulemasının şu istisna hükümlerini hatırlatıyor: Fakat bazen oluyor ki, cadde-i Ahmediye’de (sas) gittikleri halde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediye’dir ve cadde-i Ahmediye dahilindedir. Hem bazen oluyor ki, Peygamber’i bilmiyorlar; fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediye’nin cüzlerindendir. Hem bazen oluyor ki, bir meczubâne hal veya bir münzevi hayat ve bedevicesine yaşamayı tercih ettikleri için cadde-i Muhammediye’yi düşünmeyerek, yalnız Lâ ilâhe illallah onlara kâfi geliyor.”

Bediüzzaman bunu izah ettikten sonra can alıcı noktaya gelerek, “fakat” diyor: “Fakat bununla beraber, en mühim cihet şudur ki: Adem-i kabul (kabul hükmünün olmaması), kabul-ü adem (yokluğu, olmadığını kabul etmek) başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamber’i bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiye’ye karşı yalnız Lâ ilâhe illallah’ı biliyorlar. Bunlar kurtuluş ehli olabilirler. Fakat Peygamber’i işiten ve dâvâsını bilen adamlar O’nu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illallah kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul değil; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır. Mu’cizeleriyle, eserleriyle kâinatın medar-ı fahri ve insanlığın medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nûra mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.”

Hâtemü’l-Enbiyâ liderdi

Amerikalı araştırmacı-yazar Michael Hart, 1982’de yayınladığı ve insanlık tarihinin en önemli yüz kişiliğini konu alan yapıtı “En Etkin Yüz”de birinci sırayı Efendimiz’e ayırır. Bu tespit, O’nun peygamberliğini kabul etmeyen birinin, buna rağmen, O’nu dünyanın gelmiş geçmiş en etkin önderi olarak gördüğünün ifadesidir. Evet, “lider, önder, büyük insan” vb. isimlerle anlatılan ve üstün karizmaları oluşturan pozitif değerlerin bütününün Hz. Muhammed (sas)’de ideal kıvama sahip olduğu, hayatını incelemiş olan dost-düşman herkesin ortak kabulüdür.

Kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, soruda olmayıp da soru soranın zihninde bulunması olası varyasyonları da yanıtlayan bütüncül üslubundan, bütün alçakgönüllüğüne rağmen özellikle, ilk kez O’nu göreni şoka sokan doğal heybetine kadar, Allah Rasulü ideal bir toplumsal önderde bulunması gereken bütün doğal ve kazanılmış niteliklere sahiptir.

Bütün hakkında fikir vermek amacıyla bunlardan birkaçına göz atacak olursak, örneğin: Toplum içinde yapılan yanlış ve çirkin davranışları, suçluyu deşifre edip de daha fazla suça itmeden, kalabalığın içinde ve bazıları gibi soyut ifadelerle uyarması…

Arapları üstün ırk olarak gören birtakım arkadaşlarını “Arapça hiç kimsenin anası ya da babası değildir. Arapça konuşan herkes Arap’tır.” diyerek uyarması, İslam’ın ırkçılığın her çeşidinden korunması için önlem alması…

Sahip olduğu devlet erkini, kesinlikle kişisel bir çıkarını gerçekleştirme peşinde kullanmaması… Hatta bu sayede halktan vergiyi yine halk için toplama anlayışın insanlık tarihine ilk kazandıran da O’dur.

Habbab dönene kadar

Eret oğlu Habbab, Mekke’den hicret etmiş, ilk Müslümanlardan, azatlı bir köledir. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan… Medine’de Allah Rasulü tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerini başına dönünceye kadar ise o işlerinin her gün Habbab’ın evinde bizzat Efendimiz görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Allah Rasulü tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez.

Hep aranızda olacağım

Yeni Müslüman olmuş, görgüden habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri, amcası Hz. Abbas’ı üzüyordu. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun toprağın üzerinde ve kızgın güneşin altında yeğenini gören amca dayanamayıp şöyle der: – Ey Allah’ın elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Bunun üzerine O cevap verir: – Hayır. Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunacağım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayacağım.

Ailem Dergisi

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com