400619_281850321965928_1290639239_n

“Usul usul insanlığımızdan geçiyoruz” diyor şair. Çok değil, daha dün gibiydi ağaçların alev almış gibi kızıl kızıl tepeleri. Şimdi bir kürek mahkûmu gibi, bitkin ve zayıflar. Mevsimdir, geçer elbette. Bu nedenle renklerin hepsini koparırız bağırlarından. Buz gibi beyaz bir mevsim yaşıyoruz şimdilerde. Hayatı anlamak için ağaca bakmak lazım. Ağaçlar saklamaz gerçekleri. Hakikatin türlü türlü aynası vardır, en sahicisi ise ağacınki. Zemheri bir ihanet bizimkisi… Usul usul geçer mevsimler ve biz ağaçlara bakarak anlarız ne kadar değiştiğimizi. Ağaçtır, hafife almayın. Yontulur masa olur, sıra olur. Kâğıt olur, üzerine yazılır tarih. Beşik olur insanlığa, sehpa olur idamlığa. Ağaçtır; yüzlerce kolları vardır hakikat gibi. Yüklenir meyveleri, yapraklar; fedakâr askerleri.

Güncel bir masal bu aslında. Her an yazılan ve yaşanan. Bu nedenle ‘bir zamanlar’ değil, ‘bu zamanlar’ diye başlıyoruz artık sözlere. Garip bir tecelli; herkesin aklını topladığımızda bir çocuk aklı ediyor ve inanmasak da dinlemeyi seviyoruz masalları. Pirelerin berberlik döneminden geçmiş çocuklarız biz, kimlerin tellallık yapabileceğine dair develerimiz var ağaç kovuklarında. Kapı var ağaçtan, aralanmış usulca. Yaklaş, bak aralığından neler söylüyor sana! Güldüğümüz kendi öykülerimiz amenna, başkasının acısına ağlamak daha cakalı gibi. Hani, ıstırap ruhun fiyakası ya, bu nedenle adım başı hüzünbaz bir temenna. Hakikat derin bir dille konuşur, karanlığın dili ürpertici. Gecesi bile aydınlıktır bizim masallarımızın, bu nedenle ilk tanıştığımız hissiyattır ürperme. Korku değil bu, ürperti; farkı bilmez künhü bilmeyenler. Çığlık İsrafil’in dili. Sessizliğin parıldayan bir kudreti vardır bilir misiniz? Bu yüzden korkutur antagonistleri. Belki fantazmografik bir milat bu bahsettiğim ama kederli bir akıbet nihayetinde. ‘Usul usul geçiyoruz insanlığımızdan’ demiş ya şair, yolun cemaziyelevvelini bilmeli. Yumruk en sevdiği uzvudur zalimin, ancak ezemedi tarih boyunca göğe açılan elleri. Kadim bir skor anlayacağınız…

Güçlü kanat ince olur, kalınlık ahşap için bir kıymet mihengi. Pervaz deyip geçemeyiz elbette, iki yana açılır gösterir gerçeği. Ama ötelere pervaz çok daha kıymetli. Rumi’nin de, Şirazi’nin de kastını bilmeli. Unutulmaya bırakılan bir nefretin anlamı idrak edilmeden, kaderin hükmünü görmek ne mümkün. Perdenin sathında yaşanan masaldır elbet ama arkadaki esas ‘lüb’ ve ‘kışr’ kavgasının kadimliğini de bilmeli. Ağacın derdi çekirdek, kabuk bunu nereden bilecek? El kalkmaz, kol kalkar ve açılan eldir en güçlü silah. Hiçbir masal bilmiyorum ki, kocaman elli devlerin yere serilmediği. Masallar dudaklara emanet, dudaklar dualara. Fısıltıyla kudretini gösteren bir yürektir, yamacına iliştiğimiz buruşuk derili nineler, dedeler. Bir köstekli saat dakikliğiyle deveran eder mevsimler. Bahar olur, sonra yaz, ardından hazan ve kara bir kış. Her mevsim diğerini özletir, her giden daha değerlidir gelene nankörlük edercesine. Unuturuz cehennemî sıcağı, hatırlamayız solgun renkli hazanı… Soyunup tüm ümitlerinden memnuniyetsizlik derisini giyiniriz kara kışlarda. Gayr-ı memnunlar için kış mı yok Allah aşkına! Geçen sadece günler, haftalar, aylar ya da mevsimler değildir. İnsanlığımızdır belki de. Kader, kendi rengindeki bir tonla kaplar geçmişi. Köksüzlüğün yarın kaygısı olmaz bunu çok iyi bilmeli. Tek boyutlu, tek –ve ahşap- kanatlı bir tasavvur ile bir yere de varılmaz.

Geçiyoruz yine bildik mevsimlerin eşiğinden sessizce, Russell’ın o müthiş lafı hep zihinlerimizde; “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!” Masal işte…

Nedim Hazar