Hal

İstatistiklere bakın, acı bir gerçek var: Sigara, alkol, uyuşturucu kullanımı inanılmaz boyutlara ulaşmış. Ne yazık ki üniversitelerin, liselerin, ilköğretim okullarının önüne kadar girmiş durumda. Alkolik kadınlar için kurulmuş hastaneler var. Tanıdık bakkallara, süpermarket sahiplerine soruyoruz, bir çok kadının akşam evine giderken, ekmek, peynir, yumurta alır gibi rakısını alarak dükkandan çıktığını öğreniyoruz. Toplum büyük sancılar içinde. Sarsıntılar içinde. Her gün gözümüzün görmediği, kulağımızın işitmediği nice yıkılışlar var. Sadece içe akıtılan nice gözyaşları var. Bu gerçekler karşısında takınacağımız tavır ne olmalıdır? Konuyu sadece teşhis yetmiyor. Tedavi de gerekli. Bütün bu olan bitenler karşısında, insanlığımızı, efendiliğimizi, inancımızı, asaletimizi nasıl koruyabiliriz? Toplumun büyük kesiminde önyargılar hakim. Düşünülmeden, muhakeme edilmeden, mukayese, araştırma, inceleme yapılmadan kabul edilen, papağan gibi tekrarlanan bir takım değer yargıları… Bunlardan biri de çağdaşlık. Çağdaşlık aşağı, çağdaşlık yukarı. Bir kimse övüleceği zaman çağdaş insan deniliyor. Sorbon’da bir felsefe profesörü, çağdaşlık üzerine bir kitap hazırlamış. Okudum: “Bu çağda yaşadığım için utanç duyuyorum.” diyor. İnsanın insanı istismarının, tarihin hiçbir döneminde bu kadar olmadığını, insanın hiçbir dönemde bu kadar aşağılanıp, ezilmediğini, hor-hakir görülmediğini söylüyor. Alçaklığın en üst boyutunun bu çağda yaşandığını vurguluyor. Kitabı okurken düşündüm. Daha bir kaç yıl önce Bosna’da hanımlara tecavüz eden Sırp canavarlarına hoşgörü, uygarlık üzerine on binlerce kitap yazan Batılılardan birisi dahi sesini çıkarmadı. Bu hanımların bir kısmı intihar etti. Bir kısmı ruh hastası oldu. Bazısı kimsenin yüzüne bakamıyor. On binlerce insan ıstırap içinde yaşarken, dünyanın iyilik meleği diye anılan Papa’ya varıncaya dek bir tek Batılı bu rezaleti lanetlemedi, sorgulamadı.
Sorokin’in de dediği gibi gerçekten bir bunalım çağında yaşamaktayız. Her şeyden önce çağdaşlık öryargısından kurtulmalıyız. Çağdaş, çağdışı, ileri-geri kavramları insanları bölmek, ayırmak, parçalamak için uydurulmuş palavralar. Bir düşünce ya doğrudur, ya yanlıştır. O kadar. Bir düşünce yanlışsa, bunun ileri olanı, geri olanı olmaz. Yanlış, yanlıştır. Sağcı, solcu kavramları da öyle. Gerçek bilimin, sanatın düşüncenin sağcısı solcusu olmaz. Edison bir bilim adamı idi. Beethooven bir müzisyendi. Yunus kâinatın en büyük şairi idi. Söyleyin bakalım onlar sağcı mı idi, solcu mu idi? Bunu söylemek bile komik oluyor. Hatta çirkin oluyor. Hani bir şarkıda tekrarlanan bir söz var: Palavra… Palavra…diye. Onun gibi işte…
Geçenlerde bir ekranda gördüm. Bir fakültede, sözüm ona sağcı, solcu diye adlandırılan memleket gençleri birbirlerine saldırdılar. Ölesiye. İçim sızladı. İkisi de benim evladım. Allah esirgesin. Dikkat ettim, iki tarafın sopası da rengi ile, uzunluğu, kalınlığı ile tıpa tıp birbirinin aynı idi. Aynı şer kuvvet bu sopaları hazırlıyor, sonra birbirlerinin kafalarını kırsınlar diye, iki tarafa da veriyordu. Bu hususa değinen olmadı. İyinin, güzelin, doğrunun, temiz, asil, büyük, yüce olanın sağı, solu olur mu? Birileri bu kavramları icat ettiyse bize ne? Biz niye sahip çıkıyoruz? Hayatı, insanı, varoluşu bilmeyen bir takım geri zekalılar çıkıyor, ortaya hasta ruhlarının, gelişmemiş kafalarının ürünü olan bazı saçmalar koyuyorlar, biz de irdelemeden, düşünmeden mal bulmuş mağribi gibi onların üstüne atlıyor, sahip çıkıyoruz. Niye..? Kimlerin oyununa geldiğimizin farkında mıyız? Bir zamanlar sağcılıkla Müslümanlık özdeş gibi gösteriliyordu. Kırk yıl önce. O zaman da çok tuhafıma giderdi. Gizli bir oyun sezerdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum, iki kere iki dört ederse, bunu söyleyen sağcı mı olur, solcu mu? İyinin, güzelin, doğrunun sağcısı, solcusu olmaz. Bu saçmalarla kafalarını dolduranların Allah yardımcısı olsun. Bugün dünyada hayranlıkla seyredilen sanat eserleri, bilimsel buluşlar, manevi yücelikler, gözleri kamaştıran pırıl, pırıl yaşantılar, uygarlığın yüzakı kişilikler, hayatı aydınlatırken, bunların sağla, solla ne ilgisi vardı? İnsan olmanın ölçüsünü, İslam’da, Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde bulmaktayız. Hadis-i Şerifler, Kur’an-ı Kerim’in yorumu ve açıklaması olarak kıyamete kadar, onunla birlikte insanlığa ışık tutacaktır. Dünyada hiçbir edebiyatçı, beş altı kelimelik veciz bir ifade ve kısa anlatımla ciltler dolusu fikri anlatan hadis-i şerifler ile boy ölçüşemez. Denizde giderken tereddüde düşen bir gemi kaptanının pusulaya göre hareket etmesi gibi, bizim pusulamız da Kur’an’dır, Hadistir, Sünnet-i Seniyyedir. Allah’ın ve Resulünün buyrukları doğrultusunda hareket eden, yazıp konuşan kimseden Allah razı olsun. Bu dünyada boşa yaşamıyoruz. Allah’ın huzurunda, her dakikanın hesabını vereceğiz. Kimsenin insanların ruh huzuru, ruh sağlığı ile oynamaya hakkı yoktur. Düşmanlarımız, silahla yenemedikleri bu aziz necip milleti içten çökertme gayreti içindedirler. Hepimizin son derece dikkatli, uyanık, tetikte, milli birlik ve beraberlik ruhu içinde olmamız gerekir. 

çare

Kitapsız kültür olmaz. Öyle gazete okuyarak, deli, deli televizyon seyrederek kendilerini kültürlü sananlar aldanıyorlar. Magazin haberlerle, dedikodularla uyutulmaktayız. Bunların hepsi modern ninniler. Amaç bizleri gerçeklerden, hayat realitesinden, hatta kendi iç dünyamızdan uzaklaştırmak. Bizi bize hasret bırakmak. Türkiye’de neler olup bitiyor, memleket nereye gidiyor, ekonomi hangi istikamette, kimler ne dolaplar çeviriyor, bilinsin istenmiyor. Bir yandan gazeteler, televizyonlar, magazin, sosyete dedikoduları, bir yandan futbol, seks, içki, sigara, uyuşturucu, aldık başımızı gidiyoruz. Öğrenciler, neyin kavgasını yapıyorlar? Birbirlerinin kafasını kırmakla hangi soruna çözüm getirecekler? Hakikatin sağı, solu olur mu? Ana-babalık sadece çocuklarını yedirip, içirip, giydirmek midir? Açın Batı edebiyatını, okuyun. Bir tek huzurlu, mutlu, içi renk dolu, ışık dolu, aşk dolu bir insan görebilir misiniz? Bir dönem dünya gençliğinin taparcasına bağlandığı, Nobel ödüllü Jean Paul Sartre “Başkaları cehennemdir” der. Oysa bir İslam velîsi, “Gül alırlar, gül satarlar, gülden terazi tutarlar, gülü gül ile tartarlar.” diyordu. Öyle bir Pazar ki, alan gül, satan gül, satılan gül, terazi gül, dirhem gül… İçi Allah aşkıyla dolan, her zerreden zikredenin Allah olduğunu bilen o güzel insan, pazar simgesi ile bütün kainatı bir gül bahçesi gibi görüyor, bundan heyecan duyuyordu.
İç dünyası da kendi egosundan, nefsaniyetinden başka hiçbir manevi güzelliği yaşamamış bir yazarın, insanlara vereceği neyi vardır, kendi içinde biriktirdiği zehirlerden başka…? İçimizde ne varsa, dışa yansıyan da o değil midir? Doğusu ile Batısı ile bütün dünya bir bunalım içinde. Hepsi gerçekten uzaklaşmış. Bir kısmı gerçeğe isyan içinde. İhanet içinde. Kendi kendilerine kurtuluş yolunu bulamıyorlar. Çünkü vaktiyle o yolu kapamak için elden gelen yapılmış. İkilem içindeler. Doğu mu batı mı, dünya mı ahiret mi, madde mi mana mı, din mi ilim mi, ruh mu beden mi… İslam’ın tevhidi görüşünden uzaklaştıkça, bu ikilem gittikçe artıyor. Arttıkça, hayat gittikçe kararıyor. Işıktan, renkten, huzurdan, mutluluktan uzak, sıkıntı dolu, bunalım dolu, stres dolu bir yaşam tarzı egemen oluyor. Arkasından içki ile uyuşturucu ile teselli aramalar başlıyor. 
Ne Doğu, ne Batı bu ağır yükün faturasını ödeyemiyor. Vaktiyle İshak Peygamber bunu haber vermişti: “Yol uzun, yük ağırdır. Bu yükle, bu yola katlanamazsınız. Yüklerden kurtulunuz…” Bana göre tek umut, Anadoludan yetişecek gerçek aydınlardır. İşte onlar, Yunuslar’ın, Mevlanaların torunların bu ikilemden kurtulup; iyiliğin güzelliğin, doğrunun ışıklarını, o muhteşem tevhidin hayat veren tebessümünü getirecekler. İşte o zaman insanlar bedbinliklerinden, hıçkırıklarından, umutsuzluklarından kurtulup, “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası.” diyecekler, “Aşk gelicek cümle eksikler biter”, “Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar.” diyecekler, Yunus gibi şakıyarak, “Taze civan oldum ben…” diyeceklerdir.
Evet, kural hiç değişmez; ışık gelince karanlık gider. Dün öyle oldu, bugün de, yarın da öyle olacak. Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaş’lar, Hacı Bayram’lar, Eşrefoğlu Rumi’ler, Erzurumlu İbrahim Hakkı’lar dün Anadolu’yu aşkın, imanın, ışığın, rengin, güzelliğin kal’ası yapmışlardı. İnşallah yine öyle olacak… Güzel insanlar, Anadolu’nun bağrından çıkacak gerçek aydınlar, ışıklarını mızrak mızrak bütün cihana yayacak, insan ikilemelerinden kurtulacak, tevhidin ışığı ile onları huzura, mutluluğa, sevgiyle, saygıyla, edebe, inceliğe, gerçek uygarlığa götüreceklerdir. O zaman insanlar “Sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni.” diyecekler, “Sevmek devam eden en güzel huyum.” diyeceklerdir. 

Sabri Tandoğan