Nazan Bekiroğlu Archive

Nar Ağacı | Nazan Bekiroğlu

Nar Ağacı.

Kitaptan Alıntılar:

“İki ırmak onlar. İkisinin de birleşip büyük bir ırmağa dönüşmeden önce ayrı ayrı akıp geldikleri kumullu yataklar, mecralar, kimyalar var. Benim var olmam için birbirine doğru akmış bu iki ırmağın birleştiği yerde milyonlarca ihtimal arasında mümkünlerden mümkünüm sadece ben.” s.14

“Günah da ah’la kafiyelidir. O da siyah’la, simsiyah’la, vah’la, eyvah’la. Lakin hepsi de Allah’la. Ah’tır kafiyelerin en güzeli.” s.65

Tanrı bütün âlemlerin Tanrısıdır ve bütün gerçek dinler aynı bir Allah’ındır. Gerektiği kadar geriye gidebilirsen bütün ırmakların aynı kaynaktan çıktığını, ortak bir mazide her şeyin aynı ortak başlangıca bağlandığını görebilirsin.” s. 179

“Yeryüzünde herşey iyi ile kötü arasındaki mücadeleden ibarettir. İnsana düşen bu ikisi arasında kendi safını seçmektir.” s.180

“Aşk olunca en çok da ölüm hükmünü kaybediyor ve insan kendisini ölümsüz zannediyordu.” s.184

“Herşeyin gölge olduğunu bir kere fark edince, artık can acısa da bir acımasa da. Ozaman bitmez sandığın her türlü çile de biter. Hem öyle bir biter ki artık bitse de fark etmez bitmese de fark etmez.” s.202 “Anladım ki aidiyet, kan bağından önce gelen bir şeydir. O da aynı toprak üzerinde ortak bir geçmişle kurulabilir.” s.212

“Yangındı aslolan, dumanın nereden tüttüğü önemli değildi. Kendi kalbinde bir doğu masalının şehzadesine doğru akmaya başlayan ateş dinledi. Her belaya her kazaya evet diyebilirdi. Böyle bir şehrayin alevi hangi cihetten gelse yanmaya değerdi. Fark etmez kimin kalbinde kıpırdarsa kıpırdasındı, ama yeter ki çıksındı böyle bir yangın. Kalbinin yangın haberini sardı sarmaladı, günü gelince açmak üzere bir kuytuya kaldırdı. Değil mi ki Settarhan aşk’ın “ş”sinde takılmıştı!” s.240

“‘Ey sıkıntı şiddetlen nasılsa geçeceksin’ Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi” s.302

“Oysa Mirza Han hemen öndeki küçük yeşil göle , Taht-ı Süleyman’ın küçük ama drin suyuna baktıkça hayatın kaynağının ateş değil su olduğuna birkez daha iman ederdi. Muhammed Mustafa bu ateşin üzerine bir su gibi serinlik ve selametle inmemiş miydi?” s. 332

“Aşkın sebebi yok zamanı var. (…) Aşk bir cürmün başlangıcı, ihlaller mukaddimesi, hak iddiası.” s.335

“Aşkın zamanı yok anı var, kelamı yok ama ışığı var.” s.336

“Bu dünyada çaresiz dert yoktur oğlum” derdi babası Bahman Mansuri, “yeter ki karşılığında feda edebileceklerin olsun.” s.341

“Settarhan, aşığım diyorsun. Bu nasıl aşktır ki iki yanın bir araya gelip de bütünüyle hakkını gelmiş ve geçmiş herkese helal etmiyorsun? Bu nasıl aşktır ki kan davası güdüyorsun, her şeyi affetmiyorsun? Aşık kendisini yakacak cehennem ateşinin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun?” (…) “Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yanyana durduğunu unutma Settarhan. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yenilenmeyince dışından eksik kalır.” s.351

“İnsan açlıktan nasıl ölür? Sessizce, tükene tükene mi? Yoksa bağıra bağıra, sürüne sürüne, görüne görüne mi? Bilmezdim. Ama defalarca gördüm. O kadar gördüm ki artık görmez oldum. Zehra bir bilsem, unutmak bu lisanda kaç hecedir?” s.403

“Bir tek veya milyon fark etmezdi. Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu. (…) Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılabilir kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı?” 496

Arka Kapak Yazısı:

Nazan Bekiroğlu’ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman.

Balkan Savaşı döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı’na uzanan bir öykü… Trabzon’dan ve Tebriz’den doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak… Aslında çok ırmak… Tebriz’in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra… Ateşin bakışlı ateşin duruşlu; ırmağını kendi bildiğince alev ateş akıtmayı seçen bir genç kız Azam. Adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla Settarhan’ın ırmağına dolanan Batumlu kitapçı Sophia. Acıyla yoğrulan, yoğruldukça durulaşan, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey… Ve hep kendi içine doğru akan, kendi ırmağını gencecik yaşta milleti için kurutan, Trabzon’un “kırık kafiyesi” İsmail, ah İsmail… İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, mücadele, kader, farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu’nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. “Nar Ağacı” hayal kadar zengin, roman kadar güzel, tarih kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, son derece zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle okuyanı çarpacak ve yıllarca unutulmayacak bir kitap…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com