Nefs Archive

ramazan 1Ramazan düşünceleri…

Gaflet

Allah-u Zülcelâl, bir ayet-i kerimede kendisini zikretmemizi ve gafillerden olmamamızı emrediyor: “Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Sakın gâfillerden olma!” (A’râf; 205)

Tasavvuf yolunda sık sık karşımıza çıkan gaflet kelimesi mana olarak; insanın kalben duyarsız, Rabbinin onu görüp durduğundan habersiz olması, gamsızlık, umursamazlık gibi manalara gelir.

Kuran-ı Kerim’de (iman etmeyenlerin) gafletiyle ilgili ayetlerden birinde şöyle buyrulur: “Kalpleri vardır, bununla kavrayıp anlamazlar; gözleri vardır, bununla görmezler; kulakları vardır, bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.” (A’râf; 179)

Ayetlerden anlayabildiğimiz kadarıyla gaflet, kişinin kalbinde katılık, anlayışında kıtlık ve tefekkür yeteneğinde bir zafiyettir. Öyle ki, kendilerine çok önemli ikazlar yapıldığı halde, umursamazlık hallerinde bir değişiklik olmaz. Ta ki gözünden perde kalkıncaya kadar… O zaman kişi, derin bir uykudan uyanmış gibi gözünü açar ama ne fayda…

“And olsun, sen bundan (diriltileceğinden, hesaba çekileceğinden) gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp kaldırdık. Artık bugün görüş gücün keskindir.” (Kaf; 22)

Gaflet, insanın kalbine musallat olan hastalıkların en yaygınıdır. Farklı şekilde olsa da inkârcılar ve günahkârlar kadar, iman ehlini de tehdit eden bir sıkıntıdır. Birçok zaman, mümin kullar da hayatın tekrarları içinde kalbî diriliklerini yitirir, uyuşukluğa dalarlar.

Mümin toklukla gaflete düşer

Ekseriyetle, kişinin dünya hayatında rahat içinde olması, bir sıkıntıya uğramaması, gaflet perdesini kalınlaştırır. Kalp doktorları olan tasavvuf büyüklerinden Ebû Süleyman Dârânî Hazretleri, bu konuyu tespit sadedinde şöyle demiştir: “Mide dolu olunca, kalbi gaflet basar ve insan, Rabbini unutur.”

Midenin dolu olması, insanda bir rehavet hissine sebep olur. Açlığın verdiği sıkıntı insanı gerginleştirirken, içinde bulunduğu hali sorgulamasını ve üzerindeki nimetleri düşünmesini sağlar.

Bugün, bütün dünyayı günahların ve inkârın istila etmesiyle, modern dünyanın sunduğu konfor ve tokluk arasında yakın bir alaka vardır.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, bol gıda üretimi mümkün olunca kıtlık ve yokluk, dünyanın büyük bir bölümünde önemli ölçüde azalmıştır.

Hatta birçok ülkede, ihtiyaç dışında çeşit çeşit lezzetli gıdalar, içecekler, sarhoşluk veren maddeler, geniş kitlelerce tüketilmektedir.

Kendileri rahatlık içinde yaşayan bu insanlar, sanki bir tüketim robotuna dönüşmüş, kendileri dışındaki hiçbir şeyi umursamaz olmuşlardır.

Gerçekten de modern insan, şehir hayatının konforu içinde mekanikleşmiştir. Artık her sabah yatağından kalkınca ne yapacağı bellidir. Doğru mutfağa girer; alışkanlığına göre, çayını, kahvesini, vs. kahvaltısını hazırlar. Gün boyunca da düzenli olarak, öğün vakitleri birbirini izler. Temel öğünler arasında da bir şeyler içer, atıştırır, tiryakisi olduğu maddeleri kullanır.

Günler birbirini takip eder, kişi hep o rutinin içindedir. Öyle ki artık yediği içtiği veya kullandığı maddelerin, asıl maksadını bile unutmuştur.

Belki de artık onlara ihtiyacı yoktur. Mesela, artık yaşlanmıştır, bu kadar kuvvetli yemeğe ihtiyacı kalmamıştır. Artık emekli olmuştur,

sabahları iş hayatına hazırlanması, çay kahve içmesi gerekmemektedir. Ama artık o maddeleri tüketmek onun için huzur veren rutin bir alışkanlığa ve hayatın tadı tuzu haline gelmiştir. Doktoru yasaklasa bile kullanmadan edemez hale gelmiştir. Bu, üretim tüketim kısır döngüsü içinde, yaratılış gayesini düşünmek de aklına gelmez.

Hatta ne yazık ki Müslümanlar da bu çemberin içine sıkışmıştır. Ta ki Ramazan gelip alıştığımız rutini durdurana, hayat tarzımızı alt üst edene kadar…

Ramazan bir devrim ayıdır

Ramazan ayı, hayatını ibadetle, zikirle irfan ve muhabbetullah ile manalandırma peşinde olmayan, gafil bir Müslümanın bile hayatını değiştirir. Onun o mekanik hayatını duraklattırır, düzenini tersine çevirir. Böylece alışkanlıktan gelen o gafleti dağıtır.

Ramazan orucu, henüz acıkmaya bile fırsat kalmadan, birbiri ardınca önümüze konulan sofraların birkaçını kaldırınca, akşamları iftarda en azından acıkarak ve muhtaçlığımızı hissederek yemek yemeyi tecrübe ederiz.

Böylece insan durup düşünebilir ve “Ben her gün robotlaşmış bir şekilde, beni doyuran Rabbimden gafil bir şekilde, aklım geçici dünya işlerinde dolaşırken, lokmaları peşi peşine mideye indiriyordum. Ama şimdi hissediyorum ki aslında ben bu lokmalara ne kadar muhtaç imişim. Peki, önüme bu sofraları koyan Rabbime karşı kulluk borcumu ödüyor muyum? Muhtaçlığını göstermeden, bunları bana ihsan edene karşı nasıl bir kulum?” diye kendine sorabilir.

Gerçekten de modern dünyada bizler öyle bir konfora sahip olmuşuz ki, trafik ve iş kazaları, ihtiyarlık, hastalık ve benzeri birkaç sıkıntımız da olmasa neredeyse hiç acı çekmeyeceğiz, hiç mahrumiyet yaşamayacağız. ramazan-ayı

  Nefsin konfor düşkünlüğü

Konfora, rahata tutkun olmuşuz, bu konforun da amacını unutmuşuz. Oysa Rabbimiz bize bu nimetleri vermiş, akıl vermiş, emrimize her şeyi musahhar kılmışken, bize düşen, bunları zayıflarla paylaşmak, ihtiyaç sahiplerinin ayağına sermek, bu arada da ihtiyacımızla yetinip bir yandan asıl hayat gayemize yönelmek değil mi? Ne yazık ki bunu çok az hatırlıyoruz. Hatırlasak da hakkıyla yerine getiremiyoruz.

Neden? Çünkü nefislerimizin aç gözlülüğünü, cimriliğini kıramıyoruz. Biraz düşünelim, orta gelirli herkesin mutfağı, buzdolabı, tıka basa nimetle dolu. Biraz eksilince de marketlerdeki binlerce çeşit üründen hangisini beğeniyorsak onunla takviye ediyoruz. Biraz üşüsek bir düğmeye basıp ısınıyoruz, biraz terlesek bir düğmeye basıp serinliyoruz. Bir yere gitmek istesek, türlü türlü vasıtalar elimizin altında.

Dünyanın her yerinden haber getiren götüren araçlara sahibiz. İtiraf edelim, Firavunların sahip olmadığı konforun içindeyiz. Öyleyse nefsimiz firavunlaşmasın da ne yapsın?

İnsan vücudu, zaman zaman aç kalabilecek şekilde, ihtiyaç fazlasını depolamaya müsait yaratılmış. Ama biz, Ramazan da olmasa hiç depodan yakmayacağız. Hatta açlıktan ölecekmişiz gibi, iftar ve sahurda öyle sofralar hazırlıyoruz ki ona da fırsat tanımıyoruz. Bu yüzden; damarlarımız tıkanıyor, kalplerimiz hem zahiri manada hem manevi manada katılaşıyor. Eğer Ramazan da gelmese, “Açlık mı? O da ne ki? Canım ne olacak birkaç gün aç kalmakla!” diyeceğiz.

İftara yakın saatlerdeki o halsizliği, baş ağrısını, iç kazınmasını da hissetmesek, “Açlık zordur ya, biz birkaç saat sonra iftar edeceğimizi bildiğimiz halde zor dayanıyoruz. Gözümüz saatte kalıyor, olmayanlar ne yapsın!” demeyeceğiz.

Oruçla tefekkür damarları açılıyor

Orucun getirdiği o rikkat-i kalp (kalp inceliği) olmasa belki ağlamayı büsbütün unutacağız. Belki elimizi açıp, “Ya Rabbi! Mahşer gününde aç, susuz, perişan olmaktan sana sığınıyoruz. Ne olur bize ikram et. Bu dünyada iyilik yapmaya müyesser kıl, ahirette de mükâfatını bahşet” demeyi akıl edemeyeceğiz.

Bir yardım kuruluşunda çalışanlar anlatıyor: “Hayırsever iş adamlarını, yardıma muhtaç kişilerin yanına götürüp onlarla birlikte sofraya oturtuyoruz. Onlarla birkaç saat olsun bir arada kalıp hayat şartlarını, acılarını paylaşmalarını sağlıyoruz. O zaman ikna oluyor, büyük ve düzenli yardımlar yapıyorlar. Yoksa ne kadar anlatsak, ne kadar video çeksek, göstersek o etkiyi elde edemiyoruz. Yaşamayan insana hikâye gibi geliyor. O mahrumiyetin birazını olsun tatmaları gerekiyor.”

İşte Ramazan da bize bunun bir nev’ini yaşatıyor; o mahrumiyeti tatmayı…

İslam’da, zayıfların, gariplerin yanında bulunmak, onların halleriyle hallenmek önemli bir esastır. Hem bu, sadece yardımseverliğin devamı açısından değil, kişinin kendi üzerindeki nimetleri fark etmesi için de bizzat ihtiyacı. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberimize ilk iman eden o yoksullar, gariplerle birlikte oturmaya “sabretmesi” emrediliyor. Çünkü bu, gerçekten de sabır ister…

Nefse oruçla hâkim olunur

Bir telefonla yardım kolisi gönderip sonra yine evinin konforuna dönmek, çeşit çeşit nimetlerle dolu sofralara oturmak, hiçbir zaman yoksullarla devamlı hemhal olmaya benzemez. Tasavvuf yolunda terakki etmek isteyenler, tacı tahtı terk etmişler, yollara düşmüşler, insanların arasına karışıp onların kahrını çekmişlerdir.

Bizim de eğer tasavvuf diye bir iddiamız varsa, evlerimizi, buzdolaplarımızı, sofralarımızı, Ramazan’da olsun, biraz yoksul evlerine benzetmeyi bilmemiz gerek. Çünkü nefis, alıştığı nimetlere şükretmeyi akledemez. Onu biraz olsun alıştığı nimetten mahrum edersek ancak o zaman şükretmeyi hatırlar.

Derler ki, adil halife Ömer bin Abdulaziz her gün arpa ekmeğini zeytinyağına batırıp yiyormuş. “Her gün aynı yemekten bıkmıyor musun?” diye soranlara: “Nefsim buna isyan ederse birkaç gün aç bırakıyorum, o zaman buna razı oluyor” dermiş.

İşte, oruç da bizde bu tesiri yapmalı. Ramazan’da orucu tattırarak, Ramazan dışında da israfa ve gaflete düşüren lüks ve konfora karşı oruçlu olmayı nefsimize öğretmemiz lazım ki maddiyatı aşmayı başarabilelim. Yoksa maddi açıdan uygarlaşan, ama manevi açıdan medeniyetin nihai gayesine erişemeyen, vahşi robotlara dönüşeceğiz!

Başta kendi nefsime söylüyorum, eğer ibadet yapmak için, hayır hasenat yapmak için nefsimize söz geçiremiyorsak sebebi, onu fazlasıyla semirtip tepemize çıkarmamızdır.

Derler ki Hz. Ali’nin (kerramellahu veche) iftar etmek için kuru ekmekle dolu bir torbası vardı. Onları süte batırarak ıslatır ve böylece iftar ederdi. Oğulları ona merhamet edip de ekmeğin içine yağlı ekmek karıştırmasın diye, bu torbanın ağzını bağlardı.

Onlar böyle davranıyorlardı ki, nefisleri kırık olsun, ona kolayca hükmetsinler… Biz de eğer onları seviyorsak, onlarla beraber olma ümidi taşıyorsak, Ramazan vesilesiyle biraz olsun üzerimizdeki maddecilik kabuğunu kırmalı, manevi tarafımıza nefes aldırmalıyız…

Hatice Kübra Ergin

infak

Sözlüklere bakacak olursak, orucun “kendini tutmak ve sus­mak” mânâlarına geldiğini görürüz. Bazı tefsirlerde, bu keli­menin sabretmek mânâsına da geldiği yazılıdır. Bu da nefsi muhafaza etmek, sebatkâr olmak, tahammül etmek demektir.

Bu mânâlar, İslâm Dini’nde orucun ne olduğunu gösteriyor. Hakikatte oruç, nefsanî hevâ ve hevesten, behimi arzulardan kendini alıkoymaktır. Oruç, ihtiras ve hevâya meyledenlerin, belirli bir süre içinde kendilerini tutmalarının, sebatkâr olma­larının ismidir. Her gün tekrarlanan nefsanî istekler, beşerî arzular üç şey üzerinde toplanıyor. Bunlar da yemek, içmek, cinsî münasebet. Belirli bir zaman için, bunlardan kendini alı­koymanın, sakınmanın ismi İslâm’da oruçtur. Fakat bu zâhiri isteklerden başka, iç isteklerden ve fenalıklardan kalbi ve lisanı muhafaza etmek de orucun hakikatine dahildir. Karnın orucu olduğu gibi, gözün, kulağın, dilin, duygunun ve düşüncenin de orucu vardır. Bütün mânâ yolunun büyüklerini inceleyecek olursak, şunu görürüz: Hepsi de bir süre az yemişler, az konuşmuşlar, az uyumuşlar ama çok düşünmüşler, mânevi güzellikleri yaşamışlardır. Onlar bu suretle kendi ruhlarını yük­sek bir âleme bağlayarak, mânevi fetihler kazanıncaya kadar bu yolda çalışmışlardır. Oruç aynı zamanda Allah’ın Peygamberi vasıtasıyla insanlara bahşetmiş olduğu, büyük ve yüce ilâhi ihsana bir şükürdür. Gerçek oruçla ortaya çıkar, her şeyden önce takvâ, kalbin temizliği ve sadeliğidir. Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler, sizden evvelkilere oruç farz olduğu gibi, size de farz oldu. Ta ki günahlardan sakınasınız.”(Bakara Sû­resi, 183) buyruluyor.

Takvâ kalbin bir durumudur ki, meydana geldikten sonra kalp günahlardan temizlenmiş, pak, saf ve pırıl pırıl bir hale gelmiş olur. O zaman o kalp, hayır işlemek için hazırdır. Daima iyilik tarafına eğilim gösterir. Oruçla insan kalbi yunup yıkanır, bir gülün üstündeki yağmur tanesi gibi, gözleri ve gönülleri çeker. İnsan kalbi birçok kötülük ve günahların, özellikle şeh­vanî arzuların cezbelerine karşı son derece duyarlıdır. Oruç işte bu cezbelerin şiddetini hafifletmek, ortadan kaldırmakta çok müessirdir. Nitekim, evlenmeye malî güçleri kâfi gelmeyen, ya da nefislerini tutamayan gençlere Resûlü Ekrem’in tavsiyesi şudur: “Oruç şehveti azaltmak için en iyi çaredir.”

Yememek içmemek, meleklere özgü bir durumdur. İnsan da oruçla meleklere yaklaşır, yücelir, tekâmül eder. Nefsin basit­liklerinden kurtularak, insanlığını idrak eder. Oruç, nefsinin elin­de oyuncak olan insanı tutar kaldırır, hazreti insan durumuna getirir. Orucun faydalarından biri de, karnı tok olanların, zen­ginlerin, yoksul, karnı aç olanların durumlarını, çektikleri zor­lukları anlamalarıdır. İnsan bu suretle, gelmesi muhtemel du­rumlara karşı, kendisini hazırlar. Hipokrat’tan beri tıpta kabul edilen bir gerçek vardır. Perhizle ve açlıkla, birçok hastalıklar iyileşmeye yüz tutar, hasta sağlığına kavuşur. İnsan vücudu her gün, yenilen içilen gıdalarla, birçok kanserojen maddeyle dolar. Oruçla beraber bu maddeler vücut tarafından yok edilir. Yok edilmesi bir ay sürer. İşte vücut bir aylık oruçla bu maddelerden kurtulur, arınır, temizlenir. Vücudun hemen her organı için oruç maddî ve manevî tedavi mahiyetindedir.

İnsan için hayatında en önemli unsur, zaman kavramıdır. Biz bu dünyaya yiyip içip, yatıp uyuyup, gülmeye ve eğlenmeye gelmedik. Hepimiz için amaç gelişmek, tekâmül etmek, her an daha iyiye, daha güzele gitmeye çalışmak, iyi bir kul olmaya gayret etmektir. Kulluk görevlerimizi yapabilmek için zamana ihtiyacımız var. İşte Ramazan’da yemek içmek, gıybet ve ma­layâni ile geçen zaman, Cenab-ı Hakk’a ibadet ve mahlûkatına hizmetle değerlendirilir. Bir süre için boş kalan mide ile insan nefsaniyetinin birçok tahrip edici baskılarından uzaklaşır, kalbi ve ruhu daha anlayışlı, daha temiz, daha duyarlı bir hale gelir. Oruç insanı birçok günahlardan alıkoyar, birçok günahların kefareti olur. Oruç öyle güzel bir ibadettir ki, Cenab-ı Hak bunun mükâfatı olarak, kullarının hatalarını affeder, günahlarını ba­ğışlar, onlara büyük ecirler vadeder. Kur’an-ı Kerim’in Ahzap Sûresi’nin 35’inci ayetinde “Oruç tutan erkeklerle, oruç tutan kadınlar, mahrem yerlerini koruyan erkeklerle, mahrem yerlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle, Allah’ı çokça anan kadınlar yok mu? Allah-u Teâlâ onlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” buyruluyor.

Oruç, Allah ile kulu arasında gizli kalan bir ibadet ol­duğundan, buna riyâ, gösteriş karışmaz. İnsan kendi diliyle söylemediği müddetçe kimse onun bu sırrını anlayamaz. İşte bundan dolayıdır ki oruç, ibadetlerin kökü ve ahlâkın temelidir. Mükâfatı bizzat Allah tarafından verilir. Oruç niyetinde kalp ile dili birleştirmek müstehaptır. Kalp ile yetinilse kâfidir. Fakat sadece dil ile kalırsa, yeterli değildir. Birisinin oruçlu bir kimseye sataşması, kaba bir söz söylemesi veya cahillik etmesi kar­şısında, o şahsın cevap vermeyip, ben oruçluyum demesi sünnettir. Gerek iftarda, gerek sahurda çok yememelidir. Hâdis-i Şerif’te belirtildiği üzere“Ademoğluna belini doğrultacak birkaç lokma yeterlidir.” emri gereğince hareket etmek ge­rektir. Önümüzdeki yemeği, azdır diye küçümsemek, yemeği ayıpIamak ve beğenmezlik etmek bir müslümana yakışmaz. Çünkü Resulullah Efendimiz hiçbir yemeği kınamamış, be­ğenmezlik etmemiştir. Bir mü’min, kendisine takdim edilen ye­mek az da olsa, edeple, saygıyla, neşe ve sevinçle karşı­lamalıdır. Şifa olması dileğiyle yemelidir. Yemek bizatihi aranan ve hedef seçilen bir olay olmamalıdır. Bir gün Resulullah Efendimiz eve gelir, yiyecek olarak yalnız sirke ve ekmek bulur, iştahla yer, “sirke ne güzel katıktır” diyerek memnuniyetini belirtir.

Madem ki can boğaza gelinceye kadar tövbe kapısı açık ve Allah’tan başka günahları bağışlayan yok, biz de bu mübârek Ramazan ayında istiğfar edip, bağışlanmamızı dileyelim. Bu mübârek günler, duaların en çok kabul edildiği zamanlardır. AIlah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyelim. Allah merhamet sahibidir. Günahları bağışlar. Allah’ın rahmetinden ancak kâ­firler ümit keserler. Günahını bırakıp nasuh tövbesi eden, hiç günah işlememiş gibi olur.

Allah cümlemize iman ile çene kapamayı nasip etsin. Âmin…

Sabri Tandoğan

1509780_756327331045860_1955449090_nYüce Rabbimiz, insanı, hayat boyunca türlü türlü imtihanlardan geçirmektedir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulmuştur ki: “Sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Müberra Kitabımızın bu beyanından anlıyoruz ki müslüman, yaşadığı sıkıntıları imtihan dairesinde değerlendirmelidir. Fakat insan dünyevi mücadele içinde karşılaştığı zorluk ve sıkıntılardan dolayı, fıtrî zayıflığı sebebiyle bazen imtihanda olduğunu unutuveriyor.

Aslında temel meselemiz nefisle mücadeledir. Allâh  Tealâ’nın birliğine ve Fahri Kainat s.a.v. Efendimiz’in O’nun Rasulü olduğuna iman ettikten sonra başlıyor bu mücadele. Şöyle bir düşünecek olursak sabır, kanaat ve itminan gibi kavramların nefsle doğrudan alakalı olduğunu görürüz.

Meşhur hadis alimimiz İmam Nevevî rh.a. de sabır konusunda şunları söylemiştir: “Sabrın manası, nefsi emredilen şeylerde tutmak ve o dairede hapsetmektir. Bu da ibadetlerin meşakkatlerine tahammül, belalara tahammül ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir. Sabır, ahiret yolunda yürüyenlerin en mühim esaslarındandır. Manevi terbiyeyi ele alan kitapların hepsinde sabır bölümü yer alır.”

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen şu husus da insanoğlunun nasıl bir imtihan sürecinden geçtiğini ortaya koyuyor: “İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan ederiz.”
(Muhammed, 31)

Sabır ve kanaat penceresinden baktığımızda, günümüz insanının gittikçe zayıfladığını, kendini daha fazla nefsin eline bıraktığını görmekteyiz. Modern dünyada insanın hizmetine sunulmuş imkanlar ve hayatın kolaylaşması bu durumu daha da yaygınlaştırıyor. Bunun neticesinde nefsin ve dolayısıyla şahsın meselesi olan kanaatsizlik veya sabırsızlık, artık bir toplum meselesi haline geliyor. İnsanlar toplu halde nefse boyun eğme durumu ile karşı karşıya kalıyor. Öyleyse bu mesele ile mücadele de farklı bir boyut kazanıyor.

İnsan elindeki ile yetinebilmelidir. Yetinmek kanaat etmektir, Allâh  Tealâ’nın takdiri ile tatmin olmak, nefsi ikna etmektir. Aslında iman da bir ikna olma durumudur. Her ne şartta olursa olsun mümin bu ikna olmuşluk halini korumalıdır. Zaten müslümanda olması gereken tevekkül hali, yetinebilmekle ve mutlak rızk verici Allâh ’a sonsuz güvenmekle gerçekleşir. Allâh ’tan ümit kesmemek de imanın gereklerindendir.

Eskiden beri tasavvuf ehli insanlar, mücella dinimizin sabır, kanaat, itminan, tevekkül, ihlâs gibi unsurları üzerinde büyük ehemmiyet vererek durmuşlardır. Zira tasavvuf dinimizi daha güzel yaşamak, onu daha doğru anlamak ve hayatımıza tatbik etmektir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden ve Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz’in hayatından anladığımız şeyler de, şüphesiz ehl-i tasavvufun anladığı ve tatbik ettiği gibidir. Allâh  dostlarının dünyadan mümkün mertebe uzak durmasındaki mana da bu mesele ile doğrudan alakalıdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz buyururlar ki: “Tüm düşüncesi ahiret olan kimsenin kalbini Allâh  zengin kılar, onu derler toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, Allâh  onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir” (Tirmizî)

Yine bir başka hadis-i şeriflerinde de: “Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışınız.” buyurmuştur. Bu ifade müslümanın dünya ile ahiret arasında duracağı çizgiyi beyan ediyor. Fakat bize gösterilen bu tavrın bugün neresindeyiz düşünmemiz gerekir.

Mesela yukarıda söylediğimiz ve toplumun kanaatsizleşmesi durumunun neticesi olarak, sürekli elindekinden daha fazlasını talep etme halini görmekteyiz. Son asırda karşımıza çıkan ve yaygınlaşan reklam, reyting ve moda gibi unsurlar, kanaatkârlığın oldukça uzağındadır. Nitekim kişi kendini kaptırdığında bu tür unsurlar manevi dünyamızı da yaralamakta. Daha zaruri ihtiyaçları bile tedarik etmeden teknolojiye düşkünlük ve alışveriş çılgınlığı gibi hastalıklar da şüphesiz aynı sürecin zararlı meyveleridir.

O zaman bunlardan nefsimizi muhafaza etmek lazımdır. Bunu da bize tasavvuf yolunda yürümek sağlayacaktır. Zaten dünyevî unsurlar birer vasıta hükmündedir. Müslüman, dünyayı ve içindekileri hayatını devam ettirmek, ailesinin nafakasını sağlamak ve kimseye muhtaç olmamak için kullanır.

İmam Gazalî rh.a. insanın en zaruri ihtiyaçlarından biri olan yemek yeme hususunda şunları söylemiştir: “İnsan az yemeye özen göstermelidir. Zira doyasıya yemek, bırakın ibadete güç vermeyi, tam tersine ibadeti engeller. Bu durumun zaruri sonuçlarından biri, arzuları frenlemek ve azla yetinip israfa kaçmamaktır.” (İhyau Ulumi’d-Din)

İmam Gazali rh.a.’in yemekle ilgili beyan ettiği hal ve belirlediği sınır bizim diğer ihtiyaçlarımız için de geçerlidir. Bu yüzden günlük ihtiyaçlarımızın birçoğunda haddi aştığımızda israfa kaçtığımızı bilmeliyiz. Tabii bugünkü durum ile o zaman arasında farklar vardır. Fakat yine de insan haddini bilmelidir. Genel olarak orta yolu tercih etmeli ve bu yoldaki düsturu daima İslâm’ın sabır ve kanaate verdiği ehemmiyet olmalıdır. Belki bu vesileyle nefs terbiye olacaktır.

Günümüzün ihtiyaçları ve hayat biçimi başka deyip nefse aldanmak, gönlü dünyaya kaptırmak işimizi zorlaştıracaktır. Başta söylediğimiz gibi insanoğlu bu dünyada bir imtihandadır. Belki bugün nimetler ve onlardan yararlanma imkanları artmış olabilir. Hatta bir parçası olduğumuz günlük hayat da bizi buna zorlayabilir. Fakat insan imtihanda olduğunu unutmamalıdır. Bu mücadeleden galip olarak çıkmaya gayret etmelidir.

Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz “Hidayet nasip edilmiş, yeterli miktarda da geçimi olup buna kanaat edene ne mutlu!” (Tirmizî) diyerek, kanaat edenleri, sabır gösterenleri müjdelemiştir. Bu müjdeye mazhar olabilmek için çaba göstermemiz gerekir.

Müslüman kişinin adımlarına dikkat etmesi, hayatını dinimizin gereğine göre ayarlaması lazımdır. Yol bellidir, İslâm’ın çizdiği sınırlar da bellidir. Bizim yapacağımız şey durduğumuz yeri belirlenmiş sınıra çekmektir. Nefsi daima bu sınır içinde tutmak, onu teskin etmektir.

Bilmeliyiz ki sabır, kanaat ve tevekkül bir devamlılık halidir. Müslüman daima bu hal ile donanmış olmalıdır. Kendimizi bu hasletlerle donatmak için kendimizle mücadele etmeli, dünya sevgisini elimizden geldiğince kalbimizden uzak tutmalıyız. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Dünya sevgisi her hatanın başıdır. Bir şeyi sevmen, seni kör yapar, sağır eder.” (Ebu Davud, Beyhakî)

İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ne kadar zorlasa da gönlümüzü dünyadan çekip Rabbimize döndürebiliriz. Unutmayalım, bizlerden çok daha zor şartlar altında bunu başararak Rabbimizin seçkin kulları arasına girmiş nice insan var. Ayrıca sabır, şükür ve tevekkül asıl bu dünyayı güzelleştiren kutlu ziynetlerdir.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

Mübarek Erol

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com