Nimet Archive

nimet

“Bir kimse, kavuştuğu nimeti her hatırlayışta, Allah’a şükrederse, Allahü teâlâ da, onun her şükrüne karşı yeniden sevap verir.

Kim de başına gelen musibeti her hatırlayışta, “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” derse, Allahü teâlâ da her seferinde onun sevabını artırır.”

Tirmizi

dua

Allah’ım! Nimetinin yok olmasından, verdiğin afiyetin (nimet ve sağlığın) bozulmasından, ansızın cezalandırmandan ve öfkene sebep olan her şeyden sana sığınırım.

(Müslim, Zikir 96)

http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/bu-beden-benimdir-istedigim-yerde-kullanirim-diyebilir-miyiz_2223298.html

bedenOkuyucumla haram helal tartışması yapan muhatabı: “Bu beden benimdir istediğim yerde dilediğim gibi  kullanırım, kimse karışamaz!” demiş.
Şaşıran okuyucum da bize sorma gereği duymuş, gerçekten de bu beden bizim yapımız mı, her türlü kötülüğe kullanabilir miyiz, yaratan sormaz mı nerede kullandığımızı, demiş?         

Aslında azıcık düşünen insan hemen anlar ki, Rabb’imiz hassas ve şeffaf insan ruhunu, kendi yarattığı bir beden içine koyarak göndermiş bu dünyaya. Bu sebeple bu beden, bizim yapımız değil ki istediğim yerde dilediğim gibi kullanabilirim, onunla her tülü haramı işleyebilirim, kimse karışamaz, deme hakkına sahip olalım.

İsterseniz Hazret-i Bediüzzaman’ı dinleyelim bu önemli konuda. ‘Bu beden benimdir’, diyebilen tefekkür mahrumu kimselere ne türlü uyarılarda bulunuyor, neleri hatırlatıyor bir görelim:

-Ey insan! Bil ki, Cenab-ı Hakk’ın sana ikram ettiği vücudun, cismin, organların sende emanettir, mülk değildir! Yani Cenab-ı Hak senin istifaden için kendi mülkünü senin eline emanet olarak vermiş, istifade et diye ikram ve ihsanda bulunmuştur. Senin gibi o vücudu idare etmekten aciz ve tedbirden gafil bir şahsa mülk olarak vermemiştir! Sen ev sahibi değil, evde kiracı durumunda bir emanetçisin. Bunu unutma!

-Eğer bu bedeni sana mülk olarak verseydi, idaresini de sana bırakmak lazım gelirdi. Aldığın gıdaların beden hücrelerine dağıtımını da senin yapman icap ederdi. Acaba, sadece bir midenin idaresini yapamadığın halde, nasıl göz, kulak gibi irade ve şuurun haricinde idare isteyen organlara malik olabilirsin? Nasıl idare edecektin bu eşsiz azaları? Gözün görmesini, kulağın işitmesini, beynin çalışmasını nasıl düzenleyecektin?.

-Madem sana verilen bu hayat mülk değil, emanettir. Öyle ise emanetçi sorumluluğuyla kullanman gerekir bu hayatı ve bu bedeni.

-Nasıl ki bir ev sahibi, ziyafete davet ettiği misafirlerine ziyafet meclisindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi serbest kılıyor ama mülk olarak vermiyor; ev sahibinin rızası dahilinde hareket etmeyi gerektiriyor. Öyle ise orada israf edemez, başkasına ikramda bulunamaz, sofradan bir şeyler kaldırıp başkasına sadaka olarak dahi veremez, zayi edemez. Eğer şahsına mülk olarak vermiş olsaydı, bunları yapabilirdi ve evde kimse kendisine karışamazdı.

-Bunun gibi, Cenab-ı Hak sana sadece istifaden için verdiği hayatı, bedeni, intihar ile sona erdiremezsin. Mesela gözünü çıkaramazsın, manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde haram yerde kullanamazsın, kulağı, dili ve bunlar gibi cihazları harama sarf etmekle emanete ihanet edemez, manen öldüremezsin.

-Yani dünyada sana verilen bütün nimetler, bu dünya misafirhanesinin sahibi olan Zat-ı Zülcelal’in kanunlarının izin verdiği ölçüde tasarruf etmeni gerektirir, günahlarda, haramlarda kullanamazsın!..

– Öyle ise istediğin yerde bu vücudu canlı bomba olarak patlatmak suretiyle imha edemezsin. Açlık greviyle işkence yaparak öldüremezsin. Organlarını satamazsın. Sana böyle bir izin verilmemiş!

-Bu bedeni yapan ve senin eline emanet olarak veren, intiharın ve öldürmenin her türlüsünü yasakladığını ayetlerinde haber vermiştir:

-Kendinizi öldürmeyiniz!. Allah size karşı  merhamet sahibidir. Zorlandığınız yerlerde size kurtuluş çareleri ihsan eder. Kim sınırları aşıp haksızlık ederek kendini öldürürse biz onu ateşin ortasına koyarız. Bunu yapmak da Allah için çok kolaydır.!”

Öyle olunca ruhunuzu içinde iskan ettiğiniz bedeninizi haramlardan koruyun, günahlarla harap etmekten de kaçının. Bu organları tamire izin var, tahribe izin yoktur!.”

-Fatebiru ya ülil ebsar! Bu beden benimdir istediğim yerde kullanırım, diyerek emanete ihaneti göze alabilen insanlar, isterseniz birazcık düşünün! Bu beden sizin yapınız mı, yoksa Yaratan’ın size muvakkat olarak teslim ettiği emaneti mi?
 
Ahmed Şahin

http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/soframizda-zikir-fikir-sukur-aliskanligi-var-mi_2220470.html

tumblÖnce meşhur sözü bir daha hatırlayalım: “Düşünen insan, sahip olduğu nimetin farkına varır; düşünmeyen insan da kendini o nimetlerden mahrum sanır!” Öyle ise biz de oturduğumuz sofranın başında önce bir düşünelim ve diyelim ki:

– İnsanın yiyecek kadar midesinde iştiha duyması, bu iştihasını karşılayacak kadar da sofrasında nimet bulması, Allah’ın büyük bir lütuf ve ikramıdır. Nice insanlar vardır ki, ya sofrasında yiyeceği yoktur ya da midesinde iştihası…

Evet, sofraya her oturuşta insan en başta bu iki İlahi nimeti düşünmeli, bu düşünmenin gereğini de arkasından yerine getirmelidir. Ne midir bu düşünmenin gereği?

– Yemek boyunca zikir, fikir ve şükür değerlendirmesi içinde olmak.

Bu zikir, fikir, şükür değerlendirmesini de Hazreti Bediüzzaman şöyle açıklamaktadır.

– Yemeğe Besmele ile başlamak zikirdir! Yemek boyunca bu nimetleri vereni düşünmek fikirdir! Yemekten sonra ‘Elhamdülillah!’ diyerek kalkmak da  şükürdür!..

İşte size zikir, fikir ve şükür duyguları içinde tamamlayacağımız sofra adabı örneği.

Sofraya böyle zikirle başlayan, fikirle devam eden, şükürle de tamamlayıp kalkan kimse, elbette ruhen huzur bulur, bedenen sıhhate kavuşur, sofrasında da berekete nail olur. Çünkü Rabb’imiz, verdiğim nimetlere şükrederseniz bereketini artırır, huzurunuzu çoğaltırım, buyuruyor.   

Ancak sofrada böyle zikir, fikir ve şükür duyguları içinde olan insan, baştan kendine tembihte de bulunmalı, bu nimetleri bulamayan nice yoksulların bulunduğunu da hatırlayarak tıka basa midesini doldurmanın yanlışlığından kaçınmalıdır.

Çünkü ihtiyaçtan fazla tıka basa yemek, zikrin zevkini azaltır, fikrin derinliğini yok eder, israfın da kapısını açar. İsraf ise ayetlerle yasaklanmış, Rabb’imiz; “Yeyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz.” uyarısında bulunmuştur. Nitekim meşhur bir tıp ilim adamına:

– “Araştırdığınız Kur’an-ı Kerim’de insan sağlığı ile ilgili bir ayet buldunuz mu?” diye sorduklarında: “Bir değil birçok ayet buldum. En başta geleni ise: “Yeyiniz içiniz ama israf etmeyiniz.” ayetidir, cevabını vermiştir.

Anlaşılıyor ki, ihtiyaç kadar yemek helaldir. Ama tıka basa yiyerek israf etmek ise hem helal değil hem de tıbben vücuda zarardır. Bu sebeple sofrada en sağlam ölçüyü veren Efendimiz (sas) Hazretleri, şöyle hatırlatmada bulunmuştur:

– Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, kalan üçte birini de rahat nefes almaya ayırın!

Demek ki, sofraya iştiha ile oturmalı, yine iştiha varken kalkmalı, midede suya, nefes almaya da yer bırakmalı, tıka basa yemek gibi bir kötü alışkanlığa mağlup düşmemelidir.

Bu konuda asıl düşünülmesi gereken önemli bir uyarı da Hz. Ömer Efendimiz’den şöyle gelmiştir:

– Gücünüz yeten her nimet çeşidini alıp da sofranıza koymayın. Unutmayın ki, sofradaki nimetler sorgusuz değildir. Helal ise hesabı, haram ise azabı vardır!

Evet, kitaplık çapta bir uyarıdır bu da. Hep hatırlanmalı, hiç de unutulmamalıdır.

– Sofradaki nimetler helal ise hesabı, haram ise azabı vardır!..

Maneviyat büyükleri, sofrada şu 4 şeyin de düşünülmesi gerektiğini ifade etmişler:  

1- Yemeğimize haram karışmış mıdır?

2- Bu yemeği Allah’ın ihsan ettiği iştiha ile yediğimizin farkında mıyız?

3- Bize takdir edilen nimetin yediğimiz kadarı olduğunu kabul ediyor muyuz?

4- Yediğimiz nimetin verdiği güçle Allah’a ibadet ve itaatte mi bulunuyoruz, yoksa ihmal ve isyanda mı?    

İşte size zikir, fikir, şükür duyguları içinde oturduğunuz sofrada tam bir tefekkür şuuru. Bilmem siz nasıl bakarsınız böylesine derin bir tefekkür şuuruna?

Ahmed Şahin

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com