Ruh Archive

12039518_896189607116126_2413912315225293737_n

Kendine çeki düzen vererek bir iki adım daha at da aşk, kulağını tutup sana; ‘’Gel!’’ desin!

Mideni değil, gönlün gıdasını, ruhun mânevî rızkını düşün. Hakk’ı gönlünde bul ve seni, aşkın eli tutup çeksin.

Mevlâna Celaleddin-i Rumi

kurbann

Bitkiler hayvanlara, hayvanlar da insanlara kendilerini feda ve kurban ederken, insanoğlu kendini Allah’a adayabilecek, O’nun uğruna kendini feda edebilecek, O’nun Medeniyetinin kıyamete kadar devam etmesi için kendini kurban edebilecek mi?
Her kurban bayramı gelince, ve kurbanların kanları ağaçlara ve taşlara saçıldıkça içine girmemiz gereken düşünce ortamı, bu değil mi?
Metafizik deyip geçecek, burun kıvıracak bazıları. Evet, metafizik. Ey materyalist, şunu bil ki, senin insan olduğun halde bu metafiziğe ait duygulardan mahrumluğuna karşılık, kurban edilmek için yere yatırılıp kanı akıtılan hayvanın teslimiyet ve tevekkülünde lisan-ı hal ile söylediği, duygularında adeta metafizik âlemden gelip ruhumuzu aydınlatan, parıltılar, ışıklar, yer ve göğü tutan merhamet çınlayışları ve çağıltıları var.

Sezai Karakoç

1

İnsanı “düşünen varlık” diye tanımlamışlar. Güzel, fakat alternatifsiz bir tanım değil.

Çünkü insanın tek ayırıcı özelliği düşünmek değildir. Dik yürümek, alet kullanmak ve konuşmak gibi diğer özelliklerinden her biri insan tanımının merkezine alınabilir. Bu konudaki tercihi ise insanın hangi özelliğini vurgulamak istediğimiz belirleyecektir. Zihin faaliyetlerini söz konusu edeceksek tabii ki düşünme yeteneği öne çıkarılacaktır. Fakat mesela, birlikte yaşama ihtiyacını öne çıkaracaksak “düşünen varlık”tan değil, öncelikle, “konuşup anlaşan varlık”tan söz etmemiz gerekecektir. 
İnsanların farklı sosyolojik ve etnik gruplara ayrılmış olmasını Kur’an, “buluşup tanışsınlar diye” ifadesiyle açıklar. (Hucurat, 48/13.) Tanışmamış olan insanların, aynı ortamı paylaşsalar da aralarında bir mesafe, bir resmiyet olur. Çünkü birbirlerine “yabancı”dırlar. İşte selamlaşma bu mesafeyi aşabilmenin en yaygın yöntemidir. Tanışma selamla başlar. Bir kimse ile karşılaştığımızda, birinin yanına girdiğimizde ya da birinden uzaklaştığımızda o kimseye selam veririz. Bu bir nezaket, iyi niyet ve iyi temenni ifadesidir. Karşıdaki de bu güzel yaklaşıma benzer duygularla karşılık verir.
Her toplum ve kültürün kendine has selamlaşma yöntemleri vardır. Fakat İslam, selam olgusuna kendi damgasını vurmuş, getirdiği tevhit ilkesinin sosyolojik anlamda da vücut bulmasına katkıda bulunacak özel bir rol belirlemiştir. Bunu yaparken de Kur’an’ın ilk muhatabı olan müşrik Arapların kullanageldikleri selamlama ifadesi olan “Hayyakellah”ı “Selamün aleyküm” ile değiştirmiştir. “Selam” ve “İslam” kelimeleri aynı kökten; “barış”, “esenlik” ve “güvenlik” anlamlarındaki “silm” kökünden geliyor. İslam, taşıdığı isim ile varlık sebebi olan barış olgusunu insan-insan, insan-evren ve insan-Allah arası ilişkileri alanında temsil ederken, selamlaşma cümlesi üzerinden de günlük hayata ve kişisel ilişkilere kadar indirir.
“Hayyakellah”ın; “Allah ömrünü uzun etsin” gibi bir anlamı var. İslami selam ise “Güvenlik ve esenlik sana!” anlamına geliyor. Selam verilen kimse aynı cümleyi vurgulu bir söyleyişle “Ve aleyküm selam” (Sana da esenlik ve güvenlik!) şeklinde tekrarlayarak bu selama karşılık verir.
“Hayyakellah” ifadesinde Allah’ın adı yer almakta, yeni selamlama cümlesinde ise bu isim yok. Son derece sade ve sıradan bir cümle gibi görünüyor. O hâlde eski selamlama şekli niçin değiştirilmiş olabilir?
Belirtmek gerekir ki “Hayyakellah” ifadesindeki “Allah”, arka planı ile müşriğin tasavvurundaki şirke bulaştırılmış Allah inancına atıfta bulunuyor. Bu selam cümlesinin kullanılmaya devam etmesi, bilinçaltına yerleşmiş olan bu yanlış Allah tasavvurunun sürüp gitmesine katkıda bulunmuş olacaktı. Oysa ima ve işaret yolu ile de olsa İslam’ın, şirke kapı aralayan hiçbir söz ve eyleme onay vermesi söz konusu olamazdı. Öte yandan, “Allah ömrünü uzun etsin” temennisi dünya hayatı ağırlıklı bir anlama sahiptir. Buna karşılık “Selamün aleyküm” şeklinde selam veren kimse karşısındakine dünya ve ahiret ayırımı yapmadan her türlü güvenlik ve esenlik temennisinde bulunmuş olur. Görüldüğü üzere “Selamün aleyküm” gerçekte bir dua cümlesidir. Zira güvenlik ve esenliğin nihai kaynağı Allah olduğu için sonuçta, “Allah’ın koruması ve himayesi seninle olsun” denilmiş olur. Bu da Allah’ın el-Hâfız ve el-Hafîz sıfatlarının o kimse hakkında olguya dönüşmesini dilemektir.
Demek ki selamlaşmak sadece bir görgü kuralı değil, aynı zamanda özgün lafzı ve mesajı ile dinin ayırıcı özelliklerinden biridir. Efendimiz’e, “İslam’ın hangi özelliği daha hayırlıdır?” diye sorulunca zikrettiği iki şeyden biri “selam vermek” olmuştur. (Buhari, İman, 20.) Bu sebeple Müslümanların selamlaşmada Kur’an ve sünnetin öğrettiği orijinal formülü yani “Selamün aleyküm” ve -buna karşılık olarak- “Aleyküm selam” cümlelerini kullanması önem arz eder. Şüphesiz, başka sözlerle verilecek selama bunlara uygun ifadelerle karşılık verilebilir. Ancak bu tür pratikler İslam’ın öğrettiği selama alternatif olarak düşünülmemelidir. Zira bu selamın hem söz hem de anlam olarak taşıdığı vurguların başka dil ve ifadelerle aynen yansıtılması çok zordur. Diğer taraftan “Selamün aleyküm” Müslümanlar arası bir sözlü kimlik belgesi niteliği taşımaktadır. Bu kimlik sayesinde Müslümanın dinî aidiyet duygusu pekişir. Bu yönü ile İslam’ın evrensel özelliğinin pratik göstergelerinden biridir selam.
Selam vermek dinî bir zorunluluk olmamakla birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sürekli uyguladığı ve ısrarla tavsiye ettiği kuvvetli bir sünnettir. Buna karşılık verilen selamı almak dinî bir gerekliliktir. Çünkü karşınızdaki kişi hiçbir beklenti içinde olmadan, bütün içtenliği ile sizin için güzel bir dilekte bulunmuştur. Müslümanın asil kişiliği böyle bir tutum karşısında duygusuz ve tepkisiz kalmaya izin vermez; bu duygu ve temenniyi aynısıyla hatta daha da güçlü bir şekilde selam verene yansıtır. Bu konudaki itici gücün kaynağı ise şu ilahî mesajdır: “Size bir selam verildiği zaman, bu selamdan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin…” (Nisa, 4/86.) Hz. Peygamber’in verdiği açıklayıcı bilgi bize ayetin; “Selamün aleyküm” diyene ya “aleyküm selam” diye karşılık vermemizi, ya da buna “ve rahmetullah” ifadesini ekleyerek “Sana da güvenlik ve esenlik, sana da Allah’ın rahmeti…” şeklinde karşılık vermemizi istiyor. (Beyhaki, Şuabu’l-İman; Reddü’s-Selam, hadis no. 8801.)
Peygamber Efendimiz, Kur’an-ı Kerim’in bu mesajının iyice algılanıp uygulanmasına büyük önem atfetmiştir. Selamlaşmayı teşvik eden pek çok hadis bu gerçeği ortaya koymaktadır. Fakat başka hiçbir hadis bulunmasaydı bile tek başına şu hadis bu konuda yeterli olurdu: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; iman etmeden cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmeden de iman etmiş olmazsınız.  Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir işi göstereyim mi? Selamı aranızda yaygınlaştırınız.” (Müslim, İman, 17.)
Hadis bize şunu söylüyor: Selamı aranızda yaygın hâle getirirseniz, birbirinizi seversiniz; birbirinizi sevince gerçek imanın tadını alırsınız. Böyle bir iman, sizi cennete ulaştıracak iyi davranışlar konusunda başarılı kılacak olan enerjiyi sağlayacaktır. Çünkü selamlaşma sürecinde karşılıklı olarak sergilenen bu içten tutum iki yürek arasında bütün arka plan endişelerinden uzak, sıcak ve özel bir alan oluşturur. Bu alan müminler arası ruh bütünlüğüne zemin oluşturması bakımından önemlidir. Böyle bir ortamda bencilce ve kısır çekişmeler en aza indirilip asıl hedef olan kulluk bilinci güçlendirilebilir. Bu hakikatin pratik bir göstergesi olarak, selam vermek iman etmiş olmanın göstergesi olarak kabul edilmiştir.
Bazı sahabiler, daha önce İslam düşmanı olduğunu bildikleri bir kimse ile karşılaşmışlardı. Şahıs kendilerine selam verince, “mümin görünüp ölümden kurtulmak istiyor” düşüncesi ile adamı öldürüp mallarına el koymuşlardı. Kur’an-ı Kerim, bu gibi durumlarda araştırma yapmadan karar verilmemesi uyarısından sonra hükmü koyuyor: “Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisa, 4/94.) Kaldı ki, Müslüman olmasa bile bir kimseyle savaşmanın ve onu öldürmenin caiz olması için; bu kimsenin saldırgan olması, dininiz sebebi ile size düşmanca tutum içinde olması gibi birtakım özel şartları vardır.
Bireyselleşen hayatımız, bir şekilde bizi kendi içimize kilitlemiş gibi görünüyor. “Kendi kendimize yetme ve tek başımıza başarma” yolunda şeklen olmasa bile iç dünyamızda önemli ölçüde yalnız yaşadığımız bir hayatımız var. Bir tür selamlaşma korkaklığı ile malulüz. Asansörlerdeki o ürkütücü suskunluk nedir? Oysa tebessümün eşlik edeceği bir selam o kasvetli havayı yumuşatmak için yetip de artıyor bile. Yine, yolda yürürken karşılaştığımız birine selam vermek cesaretimiz yok gibi. Ya karşılık vermezse?  Bunun için selam vermeyi âdeta “tanıdıklar arası bir söz alışverişi” gibi algılar olduk. “Tanıdığın ve tanımadığın kimselere selam ver.” (Buhari, İstizan, 8.) şeklinde nebevi öğretiye çok aşina olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Elbette bu sünnetin günümüz şartları içinde özellikle herkese açık büyük mekânlarda birebir uygulanması söz konusu değil. Ancak günlük hayatımızda buna fırsat bulabileceğimiz pek çok ortam oluşabilir. Önemli olan, selamın taşıdığı mesajı her fırsatta başkalarına taşıma bilincinin diri tutulmasıdır. Nitekim Efendimiz, selam vermek için fırsat kollamayı, âdeta bahane üretmeyi öğütlemiştir. O şöyle buyurur: “Biriniz din kardeşiyle karşılaştığı zaman ona selam versin. Eğer aralarına bir ağaç, duvar veya büyükçe bir taş girer sonra da onunla karşılaşırsa ona yine selam versin.” (Ebu Davud, Edeb, 147.)
Ebu Hüreyre’nin bildirdiğine göre sahabiler bu tavsiyeyi aynen uygulamışlar, birlikte yürürlerken karşılarına çıkan bir ağaç, bir duvar ya da başka bir engel sebebi ile ikiye ayrıldıktan sonra buluşunca selamlaşırlardı. (Buhari, el-Edebü’l-Müfred, [Daru’l-Beşairi’l-İslamiyye, İkinci Baskı, Beyrut, 1409/1989] Selam ve Musafaha, 25) Abdullah b. Ömer (r.a.)’in sırf insanlara selam vermek için çarşıya çıkması (Malik b. Enes, Muvatta, el-Cami’, 63.) da aynı nebevi teşvikin yansımasıdır.
Selamlaşmak insanlar arasında yakınlaşma sağladığı gibi Allah ile kul arasında da yakınlaşma sağlar. Bu bakımdan önce kimin selam verdiği gibi detaylar bile önem arz eder. Nitekim “İnsanların Allah katında en makbulü ve O’na en yakın olanı, önce selam verendir.” (Ebu Davud, Edeb, 133.)
Selamlaşarak içimizde var olan, ruhların birbirine yakınlaşması ihtiyacına cevap veriyoruz. Ruhunu kavrayacağımız selam bizi, içinde yalnızlıktan kurtulacağımız ülfet yurduna yerleştirecektir. O yurtta kendi adımıza güvenlik garantisi verdiğimiz kardeşlerimiz bize daha güçlü bir karşılık verme yarışında olacaklardır.
Doç. Dr. Halil Altuntaş

kadir

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.
1- Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.
2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?
3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4- Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.
5- O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com