Yemek Archive

infak

Sözlüklere bakacak olursak, orucun “kendini tutmak ve sus­mak” mânâlarına geldiğini görürüz. Bazı tefsirlerde, bu keli­menin sabretmek mânâsına da geldiği yazılıdır. Bu da nefsi muhafaza etmek, sebatkâr olmak, tahammül etmek demektir.

Bu mânâlar, İslâm Dini’nde orucun ne olduğunu gösteriyor. Hakikatte oruç, nefsanî hevâ ve hevesten, behimi arzulardan kendini alıkoymaktır. Oruç, ihtiras ve hevâya meyledenlerin, belirli bir süre içinde kendilerini tutmalarının, sebatkâr olma­larının ismidir. Her gün tekrarlanan nefsanî istekler, beşerî arzular üç şey üzerinde toplanıyor. Bunlar da yemek, içmek, cinsî münasebet. Belirli bir zaman için, bunlardan kendini alı­koymanın, sakınmanın ismi İslâm’da oruçtur. Fakat bu zâhiri isteklerden başka, iç isteklerden ve fenalıklardan kalbi ve lisanı muhafaza etmek de orucun hakikatine dahildir. Karnın orucu olduğu gibi, gözün, kulağın, dilin, duygunun ve düşüncenin de orucu vardır. Bütün mânâ yolunun büyüklerini inceleyecek olursak, şunu görürüz: Hepsi de bir süre az yemişler, az konuşmuşlar, az uyumuşlar ama çok düşünmüşler, mânevi güzellikleri yaşamışlardır. Onlar bu suretle kendi ruhlarını yük­sek bir âleme bağlayarak, mânevi fetihler kazanıncaya kadar bu yolda çalışmışlardır. Oruç aynı zamanda Allah’ın Peygamberi vasıtasıyla insanlara bahşetmiş olduğu, büyük ve yüce ilâhi ihsana bir şükürdür. Gerçek oruçla ortaya çıkar, her şeyden önce takvâ, kalbin temizliği ve sadeliğidir. Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler, sizden evvelkilere oruç farz olduğu gibi, size de farz oldu. Ta ki günahlardan sakınasınız.”(Bakara Sû­resi, 183) buyruluyor.

Takvâ kalbin bir durumudur ki, meydana geldikten sonra kalp günahlardan temizlenmiş, pak, saf ve pırıl pırıl bir hale gelmiş olur. O zaman o kalp, hayır işlemek için hazırdır. Daima iyilik tarafına eğilim gösterir. Oruçla insan kalbi yunup yıkanır, bir gülün üstündeki yağmur tanesi gibi, gözleri ve gönülleri çeker. İnsan kalbi birçok kötülük ve günahların, özellikle şeh­vanî arzuların cezbelerine karşı son derece duyarlıdır. Oruç işte bu cezbelerin şiddetini hafifletmek, ortadan kaldırmakta çok müessirdir. Nitekim, evlenmeye malî güçleri kâfi gelmeyen, ya da nefislerini tutamayan gençlere Resûlü Ekrem’in tavsiyesi şudur: “Oruç şehveti azaltmak için en iyi çaredir.”

Yememek içmemek, meleklere özgü bir durumdur. İnsan da oruçla meleklere yaklaşır, yücelir, tekâmül eder. Nefsin basit­liklerinden kurtularak, insanlığını idrak eder. Oruç, nefsinin elin­de oyuncak olan insanı tutar kaldırır, hazreti insan durumuna getirir. Orucun faydalarından biri de, karnı tok olanların, zen­ginlerin, yoksul, karnı aç olanların durumlarını, çektikleri zor­lukları anlamalarıdır. İnsan bu suretle, gelmesi muhtemel du­rumlara karşı, kendisini hazırlar. Hipokrat’tan beri tıpta kabul edilen bir gerçek vardır. Perhizle ve açlıkla, birçok hastalıklar iyileşmeye yüz tutar, hasta sağlığına kavuşur. İnsan vücudu her gün, yenilen içilen gıdalarla, birçok kanserojen maddeyle dolar. Oruçla beraber bu maddeler vücut tarafından yok edilir. Yok edilmesi bir ay sürer. İşte vücut bir aylık oruçla bu maddelerden kurtulur, arınır, temizlenir. Vücudun hemen her organı için oruç maddî ve manevî tedavi mahiyetindedir.

İnsan için hayatında en önemli unsur, zaman kavramıdır. Biz bu dünyaya yiyip içip, yatıp uyuyup, gülmeye ve eğlenmeye gelmedik. Hepimiz için amaç gelişmek, tekâmül etmek, her an daha iyiye, daha güzele gitmeye çalışmak, iyi bir kul olmaya gayret etmektir. Kulluk görevlerimizi yapabilmek için zamana ihtiyacımız var. İşte Ramazan’da yemek içmek, gıybet ve ma­layâni ile geçen zaman, Cenab-ı Hakk’a ibadet ve mahlûkatına hizmetle değerlendirilir. Bir süre için boş kalan mide ile insan nefsaniyetinin birçok tahrip edici baskılarından uzaklaşır, kalbi ve ruhu daha anlayışlı, daha temiz, daha duyarlı bir hale gelir. Oruç insanı birçok günahlardan alıkoyar, birçok günahların kefareti olur. Oruç öyle güzel bir ibadettir ki, Cenab-ı Hak bunun mükâfatı olarak, kullarının hatalarını affeder, günahlarını ba­ğışlar, onlara büyük ecirler vadeder. Kur’an-ı Kerim’in Ahzap Sûresi’nin 35’inci ayetinde “Oruç tutan erkeklerle, oruç tutan kadınlar, mahrem yerlerini koruyan erkeklerle, mahrem yerlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle, Allah’ı çokça anan kadınlar yok mu? Allah-u Teâlâ onlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” buyruluyor.

Oruç, Allah ile kulu arasında gizli kalan bir ibadet ol­duğundan, buna riyâ, gösteriş karışmaz. İnsan kendi diliyle söylemediği müddetçe kimse onun bu sırrını anlayamaz. İşte bundan dolayıdır ki oruç, ibadetlerin kökü ve ahlâkın temelidir. Mükâfatı bizzat Allah tarafından verilir. Oruç niyetinde kalp ile dili birleştirmek müstehaptır. Kalp ile yetinilse kâfidir. Fakat sadece dil ile kalırsa, yeterli değildir. Birisinin oruçlu bir kimseye sataşması, kaba bir söz söylemesi veya cahillik etmesi kar­şısında, o şahsın cevap vermeyip, ben oruçluyum demesi sünnettir. Gerek iftarda, gerek sahurda çok yememelidir. Hâdis-i Şerif’te belirtildiği üzere“Ademoğluna belini doğrultacak birkaç lokma yeterlidir.” emri gereğince hareket etmek ge­rektir. Önümüzdeki yemeği, azdır diye küçümsemek, yemeği ayıpIamak ve beğenmezlik etmek bir müslümana yakışmaz. Çünkü Resulullah Efendimiz hiçbir yemeği kınamamış, be­ğenmezlik etmemiştir. Bir mü’min, kendisine takdim edilen ye­mek az da olsa, edeple, saygıyla, neşe ve sevinçle karşı­lamalıdır. Şifa olması dileğiyle yemelidir. Yemek bizatihi aranan ve hedef seçilen bir olay olmamalıdır. Bir gün Resulullah Efendimiz eve gelir, yiyecek olarak yalnız sirke ve ekmek bulur, iştahla yer, “sirke ne güzel katıktır” diyerek memnuniyetini belirtir.

Madem ki can boğaza gelinceye kadar tövbe kapısı açık ve Allah’tan başka günahları bağışlayan yok, biz de bu mübârek Ramazan ayında istiğfar edip, bağışlanmamızı dileyelim. Bu mübârek günler, duaların en çok kabul edildiği zamanlardır. AIlah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyelim. Allah merhamet sahibidir. Günahları bağışlar. Allah’ın rahmetinden ancak kâ­firler ümit keserler. Günahını bırakıp nasuh tövbesi eden, hiç günah işlememiş gibi olur.

Allah cümlemize iman ile çene kapamayı nasip etsin. Âmin…

Sabri Tandoğan

10304428_540243712750841_6747325906188127580_n

En güzel örneklik ve önderlik vasfı bizim ecdadımızın üstündeydi. Rasûlüllah (s.a.v.)’ı en iyi taklid eden bir millettik. Kültürümüzde O’nun sünneti sınırsızdı. Millet olarak bizi yücelten de bu hasletimizdi.Kültürümüzün geçmişteki özelliğini arşivlerimizdeki belgelerde görüyoruz.Arşiv belgelerimizi biraz irdeleyelim göreceksiniz neler çıkacak.

Meselâ:

 Bir belgede bir hanım ismi geçtiğinde hemen ardından, çoğu zaman “Allah iffetini artırsın.”

Bir âlimin ismi geçtiği zaman “Allah ilmini artırsın” şeklinde bir duâ cümlesi gelirdi. (M. Emmioğlu. Osmanlı Vesikalarına Giriş. Konya-1989)

Yenilen, içilen, kullanılan, fırsat olarak verilen her nimet için “Allah’a şükür”;

 Yapılan yardım/iyilik için “Allah râzı olsun”;

 Bir bardak bile olsa su verene “Ömrün uzun olsun.”;

 Esnaf, müşteriye “Allah bereket versin”;

 Müşteri, satıcıya “Bereketini gör”;

 “Nasılsın iyi misin?” diyene “hamd olsun”;

 Yolculuğa çıkana “Güle güle yolun açık olsun”, “Hayırlı yolculuklar Allah kazadan belâdan korusun”;

 Yemek yedirene “Allah kesene/kazancına bereket versin”;

 Yemek yediren yedirdiğine “Allah, yediğini şifa eylesin”;

 Yeni elbise giyene “Güle güle giy cennette daha hâlisini giyesin”;

Bebekleri doğanlara “Güle güle büyüt”, “Mürüvvetini göresin.”, “Ömrü uzun ve bereketli olsun.” Allah acısını göstermesin”;

Ev yapana/alana “Güle güle otur, Allah kazadan belâdan esirgesin. İçinde acı yaşamayasın”;

Dışarıdan gelenlere “Hoş geldin, safa getirdin”;

Yeni birşey alanlara “Güle güle kullan, Allah nazardan saklasın”;

 Hacc’tan gelenlere “Allah, hacc’ını mebrur/tam kabül olunan hacc eylesin”;

Binek alanlara “Allah nazardan korusun…”, “Allah korusun”;

 Nasihat edenlere “Allah te’sirini lütfeylesin”;

Hizmette bulunanlara “Allah, berhudar etsin”;

 Haber getirenlere “Getiren-götüren sağ olsun, dert görmesin”;

 Kabir ziyaretlerinde, ölenlere: “Allah, kabirlerinizi geniş ve nurlu eylesin”;

 Çocuklarını sünnet ettirenlere “Allah, dâim mürüvvetlerini göstersin”;

 Cenazesi vuku bulanlara “Allah, rahmet eylesin”, “Allah, taksiratlarını afveylesin”;

 Günah işleyenlere “Allah, hidayet eylesin”.. şeklinde bir dua cümlesi gelirdi.

Ya şimdi öyle mi?

Biri birşey soruyor. Cevaplandırıyorsunuz. Adam: “Oldu” diyor. “Allah razı olsun” demiyor.

Bir bardak su içiyorsunuz. Yanınızdaki “Yarasın” diyor; “Afiyet olsun” dese ne zararı olacak?

 Adama “Nasılsınız?”diyorsunuz. Verdiği cevap: “Yuvarlanıp gidiyoruz” veya “Düşe kalka yaşamaya çalışıyoruz” ya da “Buna yaşamak denirse, yaşıyoruz” gibi laflar ediyor.

Kültür emperyalizmi insanımızı ne kadar zibidileştirmiş.

Allah (c.c.) encamımızı hayreylesin.

Mevlüt Özcan

http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/soframizda-zikir-fikir-sukur-aliskanligi-var-mi_2220470.html

tumblÖnce meşhur sözü bir daha hatırlayalım: “Düşünen insan, sahip olduğu nimetin farkına varır; düşünmeyen insan da kendini o nimetlerden mahrum sanır!” Öyle ise biz de oturduğumuz sofranın başında önce bir düşünelim ve diyelim ki:

– İnsanın yiyecek kadar midesinde iştiha duyması, bu iştihasını karşılayacak kadar da sofrasında nimet bulması, Allah’ın büyük bir lütuf ve ikramıdır. Nice insanlar vardır ki, ya sofrasında yiyeceği yoktur ya da midesinde iştihası…

Evet, sofraya her oturuşta insan en başta bu iki İlahi nimeti düşünmeli, bu düşünmenin gereğini de arkasından yerine getirmelidir. Ne midir bu düşünmenin gereği?

– Yemek boyunca zikir, fikir ve şükür değerlendirmesi içinde olmak.

Bu zikir, fikir, şükür değerlendirmesini de Hazreti Bediüzzaman şöyle açıklamaktadır.

– Yemeğe Besmele ile başlamak zikirdir! Yemek boyunca bu nimetleri vereni düşünmek fikirdir! Yemekten sonra ‘Elhamdülillah!’ diyerek kalkmak da  şükürdür!..

İşte size zikir, fikir ve şükür duyguları içinde tamamlayacağımız sofra adabı örneği.

Sofraya böyle zikirle başlayan, fikirle devam eden, şükürle de tamamlayıp kalkan kimse, elbette ruhen huzur bulur, bedenen sıhhate kavuşur, sofrasında da berekete nail olur. Çünkü Rabb’imiz, verdiğim nimetlere şükrederseniz bereketini artırır, huzurunuzu çoğaltırım, buyuruyor.   

Ancak sofrada böyle zikir, fikir ve şükür duyguları içinde olan insan, baştan kendine tembihte de bulunmalı, bu nimetleri bulamayan nice yoksulların bulunduğunu da hatırlayarak tıka basa midesini doldurmanın yanlışlığından kaçınmalıdır.

Çünkü ihtiyaçtan fazla tıka basa yemek, zikrin zevkini azaltır, fikrin derinliğini yok eder, israfın da kapısını açar. İsraf ise ayetlerle yasaklanmış, Rabb’imiz; “Yeyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz.” uyarısında bulunmuştur. Nitekim meşhur bir tıp ilim adamına:

– “Araştırdığınız Kur’an-ı Kerim’de insan sağlığı ile ilgili bir ayet buldunuz mu?” diye sorduklarında: “Bir değil birçok ayet buldum. En başta geleni ise: “Yeyiniz içiniz ama israf etmeyiniz.” ayetidir, cevabını vermiştir.

Anlaşılıyor ki, ihtiyaç kadar yemek helaldir. Ama tıka basa yiyerek israf etmek ise hem helal değil hem de tıbben vücuda zarardır. Bu sebeple sofrada en sağlam ölçüyü veren Efendimiz (sas) Hazretleri, şöyle hatırlatmada bulunmuştur:

– Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, kalan üçte birini de rahat nefes almaya ayırın!

Demek ki, sofraya iştiha ile oturmalı, yine iştiha varken kalkmalı, midede suya, nefes almaya da yer bırakmalı, tıka basa yemek gibi bir kötü alışkanlığa mağlup düşmemelidir.

Bu konuda asıl düşünülmesi gereken önemli bir uyarı da Hz. Ömer Efendimiz’den şöyle gelmiştir:

– Gücünüz yeten her nimet çeşidini alıp da sofranıza koymayın. Unutmayın ki, sofradaki nimetler sorgusuz değildir. Helal ise hesabı, haram ise azabı vardır!

Evet, kitaplık çapta bir uyarıdır bu da. Hep hatırlanmalı, hiç de unutulmamalıdır.

– Sofradaki nimetler helal ise hesabı, haram ise azabı vardır!..

Maneviyat büyükleri, sofrada şu 4 şeyin de düşünülmesi gerektiğini ifade etmişler:  

1- Yemeğimize haram karışmış mıdır?

2- Bu yemeği Allah’ın ihsan ettiği iştiha ile yediğimizin farkında mıyız?

3- Bize takdir edilen nimetin yediğimiz kadarı olduğunu kabul ediyor muyuz?

4- Yediğimiz nimetin verdiği güçle Allah’a ibadet ve itaatte mi bulunuyoruz, yoksa ihmal ve isyanda mı?    

İşte size zikir, fikir, şükür duyguları içinde oturduğunuz sofrada tam bir tefekkür şuuru. Bilmem siz nasıl bakarsınız böylesine derin bir tefekkür şuuruna?

Ahmed Şahin

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com