Zikir Archive

dua

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen Allah’ın zikrine (anılmasına) koşun ve alım satımı bırakın; eğer bilirseniz, o sizin için daha hayırlıdır.

Cuma Suresi / 9. Ayet

En güzel vakitlerin sizlerle olması duası ile… Cuma ile mübarek olasınız. 

yaşamın incelikleriKâinatın Efendisi, “Hiçbir şeyde acele etme. Acele şeytandandır.” buyuruyor . Her işini zevkle, heyecanla, aşkla yap. Haz al işinden. Keyifle yapılmayan işten hayır gelmez. Yaşamının her ânını, bir şiir haline getir. Yunus “Aşk gelicek, cümle eksikler biter.” diyor. Bir yerlere varma telaşı içinde değil, yaptığımız işin, yaşadığımız anın tadını çıkaralım. Elimizin değdiği her nesneye, içimizdeki aşktan verelim. Madem ki, her zerreden zikreden Allah’tır… Elimizin değdiği yerde gül bitsin. Çıktığımız merdiveni bile ayak ucumuzla okşayalım. Seviyoruz, seviliyoruz güzelliğimiz bu yüzden diyelim.
Güzellik sadelikte, doğallıkta, içtenliktedir. Verelim, hep verelim, sürekli verelim. Resulullah Efendimiz, “Veren el alan elden hayırlıdır.” buyuruyor. Hep almayı düşünenler, ruhen tekâmül edememiş, basit, ilkel insanlardır. İnsan, verdikçe güzelleşir, yücelir, büyür. En güzel yaşam, en sade, en basit, en kolay, çalımdan, gösterişten uzak en doğal yaşamdır. İnsanlar, doğallıktan, tevâzudan, incelikten, efendilikten uzaklaştıkları oranda çirkinleşirler, sevimsiz olurlar. Güzellik; sessizlik ve boşluk duygusundadır. Tıklım tıklım eşya dolu bir mekân insanı yorar. Ancak sessizlikte, edebin, inceliğin hâkim olduğu mekânlarda güzellikler algılanabilir, yaşanabilir. Kartallar yalnız uçarlar, kargalar sürü halinde. Kalabalık ve gürültüde insan sürünün bir ünitesidir. Düşünemez, hissedemez.
Yaptığımız iş ne olursa olsun, onu nasıl yaptığımız önemlidir. Her işte kendimizi bütünüyle ifade ederiz. İş vasıtadır, egzersizdir. Önemli olan kendimizi ifade edebilmektir. Her iş kutsaldır. Yapılan işten çok, onu nasıl yaptığımız bize ya çok şey kazandırır, yahut çok şey kaybettirir. Güzellik bir işin nasıl yapıldığındadır. Yaptığı işe bütün benliğiyle yoğunlaşan insan, ruhen arınır, temizlenir, yücelir ve güzelleşir. Ânı yaşayanlar, farkında olanlar, her soluk alışta yüzleri tebessümle aydınlananlar ne güzel insanlardır. Onlar hiçbir şeye kafalarını takmazlar. Olan, olması gerekendi deyip, yeni bir hayata başlarlar. Onlar, her davranışlarında beden, zihin ve ruh bütünlüğü içinde oluyorlar. Biliyorlar ki, yaşam o anda önümüze açılan yolu yürümektir.
Gerçek mucize su üzerinde yürümek değil, toprağa sağlam basmak, üzerinde adam gibi yaşamaktır. Çelişkilerden bir güzellik damıtabilmektir yaşama sanatı. Aslında çelişkiler de yoktur hayatın özünde. Onlar birbirlerini tamamlayan, bütünleyen unsurlardır. Pilin artı ve eksi uçları arasında bir çelişki var mıdır, yoksa onlar birbirlerini bütünlüyorlar mı? Neden aynı şeyi ruhla beden, madde ile mânâ, dünya ile âhiret için düşünmüyoruz? Onlar da, birbirleri ile çelişmiyor; birbirlerini tamamlıyor, bütünlüyorlar.
Türk toplumu bugün zihnî ve ruhî bir boşluk içinde. Bize bir şey gösterilmedi. Hiçbir güzel şey tattırılmadı. Kafamızda, kalbimizde bir aşk, bir heyecan, bir estetik duyarlık uyandırılmadı. Biz, Yunus gibi, “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.” diyemedik. Bomboş yaşıyoruz. Hayatımız mutfak, tuvalet, yatak odası üçgeni içine sıkıştırıldı. Ne istediğimiz belli, ne olmak istediğimiz kişilik. Günlük zavallı tesellilerle avunuyoruz. Necip Fazıl “Sebep ne ölmektense, bu hayatı tercihe.” diyor ve ekliyor:
“Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar.
Gir de bir bak ülkeme,
Başsız başsız adamlar…”
Evet realite bu ama, önemli olan, karanlıklara küfretmek değil, minicik de olsa bir umut ışığı, bir mum ışığı yakabilmektir. Çevrede güneş yok diye feryat edeceğimize, biz kendimiz güneş olup, kendimizi de, çevremizi de aydınlatma yoluna neden gitmiyoruz? Neden her şeyi başkalarından bekliyoruz? Unutmayalım ki, mânevî, derûnî yaşayışı olmayan insanlar, ister istemez çevrenin kölesi olmaya mahkûmdurlar. İstatistik yapmışlar, mahkûmların yüzde doksanının büyüme çağındayken babalarından, “Seni, büyüyünce hapse atacaklar” sözünü duydukları tespit edilmiş. Ve bir gün söylenen söz vücut bulmuştur. Atalar sözü ne kadar anlamlıdır, “Hayır söyle işine, hayır gelsin başına…”
Başarının yolu insanları anlamaktan, onlarla sevgi, saygı ve ilgiye, hoşgörüye dayanan uygarca bir diyalog kurmaktan geçer. İnsanları anlama becerisi, insanın sahip olabileceği en güzel meziyettir. Hepimiz aynı gökyüzü altında yaşıyoruz ama aynı paralelde değiliz.
Anlam sözcüklerde değil, insanlardadır. İyi bir dinleyici olmak için, hiçbir zaman vakit geç değildir. İletişimin temeli iyi dinlemektir. Mesnevi “Dinle” diye başlıyor. Kur’an-ı Kerim “Oku” diye… “Konuş” diye başlayan kitap görmedim. İnsanları kazanmanın ilk şartı, onları edeple, saygıyla dinlemektir. Yunus, “Hepisinden iyisi bir gönüle girmektir.” der. İnsanları hayatta en çok mutlu eden olay muhatapları tarafından edeple, saygıyla dinlenmektir. Bir gün tanıdığım bir genç evlendi. Bu genç çok yakışıklı, çok kültürlü ve çok varlıklı bir insandı. Kendi halinde, hiç de güzel, cazibeli olmayan bir hanımla evlendi. Bir gün ziyaretime gelmişti. Bu hususu kibarca ona sordum, “Eşini seçerken en çok neye dikkat ettin?” dedim. “Efendim,” dedi, “ben konuşurken öyle büyük bir dikkatle, ciddiyetle beni dinliyor ki en büyük neden bu oldu.” Bu olayı hiç unutmuyorum. Dinlemek bir sanattır. Onun kıymetini bilenlere ne mutlu.

Sabri Tandoğan

Tasavvuf Tarihi | Prof. Dr. Hayrani Altıntaş

PicsArt_1401734300678

Kitaptan Alıntılar:

“… Çünkü Allah bir kalbi kendine çevirirse, onda kendinden başka bir şey bırakmaz, bir kulunu severse onu diğerlerinden çekip alır.” s.2

“Men arefe nefsehu fe kad arefe Rabbehu (kendini bilen Rabbini bilir). ‘Kendini bilmek’, hayatın bütün olayları içindeki insanın, bu şuurda olarak kendine, içine, nefsine dönmesidir; bu hal, tam manasıyla bir içe dönüş metodudur. Ferdin kendini tanıma eylemi, onu inceleyen olmaktan çıkarıp incelenene çevirir; fail, aynı zamanda mef’ul veya edilgen, aynı anda nesne olur; bu halde, özne ile nesne arasındaki ayrılık yok olur ve fert ikilikten sıyrılıp fail ile mef’ül birliğine ulaşır.” s.5

“Tasavvuf Felsefesinde insan ruhu ulvi bir alemden yaşadığımız şehadet (görünen) veya oluş ve dağılış veya bozuluş (kevn ve fesad) alemine düşmüştür. İnsan, nefsinin eğilimleri sebebiyle, içinde olması gereken makamdan aşağılara düşmüş, böylece asli hüviyetini kaybetmiştir.  Tasavvufun gayesi, insanı, önce, kendisi hakkında şuur sahibi yapmak, sonra nefsini bulunması gereken makama yükseltmektir. Buna ilaveten, insanın ruhi hayatının şiddetli bir tarzda temaşasını kolaylaştırmak veya buna imkan hazırlamaktır.” s.57

“Kul, bulunduğu makamın şartını yerine getirmeden bir üst makama yükselemez, çünkü; kanaati olmayanın tevekkülü, tevekkülü olmayanın rızası yoktur.” s.65

“Zikir, ruhi bir müşahade ve Kur’ani bir davranış şeklidir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde yüce Allah’ın zikrinin önem ve gereği belirtilir.” s.69

“Öyle ise, zikir Allah’a ulaşmada bir tekniktir. Esas gaye zikrin kendisi veya zikir kelimesi değildir.” s.71

“Marifet bir anlamda Allah’ın bilgisi demektir. Mutasavvıflar marifet konusunda delilin bizzat yüce Allah’ın kendisi olduğunu söylerler. Akıl bu konuda bir delil olamaz. Akıl yaratılmış olduğu için, sadece kendisi gibi hadis olan şeyler konusunda delil olur. Onlara göre, akıl, sadece kulluğun nasıl yapılacağını temin eden bir alettir. Yüce Allah lütfedip kendini akıl sahiplerine tanıtmasaydı, akıl onun var olduğunu iman cihetinden bilemezdi. Akıl Allah’ı yine Allah’ın lütfu olan imanla bilir.” s.72

“Aşkın neşv ü neva bulduğu gönül, hakikate götüren tek ışıktır. O, kabuğu içten, zarfı mazruftan ayıran haslettir. Salim akıl, doğru düşüncedir. İşte, bu cevherde insanı kemale ulaştıran bir ruh hamlesi vardır.” s.77

Gaybet: Kaybolmak, muvakkaten yok veya uzak olmak, uzaklaşmak. Duyuların kalbe gelen feyz ve ilham (varid) ile meşgul olması sebebiyle eşyaya ve halka ait bilgilerin kulun şuurundan ve kalbinden yok olması halidir. Hz. Yusuf (a.s)’u gördüğünde ellerini kesen kadınlar kıssası buna şehadet eder. Hz. Yusuf (a.s)’un cemalinin müşahede edilmesinde durum bu olursa, Allah-ü Zülcelal’in nurlarının müşahede edilmesindeki gaybet acaba nasıl olur?” s.156

Arka Kapak Yazısı:

İnsan, tarih boyunca yaratıcı güç ile temas halinde oma ihtiyacı içinde olmuştur. Bu manevi ilişki, çeşitli çeşillerde ortaya çıkmıştır. Yaratıcı gücün iltifatına ulaşabilmek için, ona sunulan hediyeler ve kesin kurbanlar, yapılan en önemli faaliyetler arasındadır. İnsan yaratıcı ile ilişki içinde olmak ve onun lütuflarına kavuşabilmek için bazı kereler kişisel eylemlerle de bulunmıştur. Yani kul, yaratıcısına yakın olma istek ve eylemini taşımıştır. O halde, tasavvufi veya mistik faaliyetler her zaman var olmuştur. Adı ve çeşidi ne olursa olsun, insandan yaratıcısına doğru bir yakınlaşma faaliyeti vardır. Bu sebeple her dinde ve her millet kendini gösteren yönüyle bilinmeli ve peşin fikirlerden uzak kalınmalıdır.

Türk insanının hayatının her anında başvurduğu, kendisi aracılığıyla yüce başvurduğu, kendisi aracılığıyla yüce Allah´tan yardım istediği evliyanın, yatırların ve ulu kişilerin bu yüceliğe nasıl eriştiklerini bilmek, gerçeğe ulaşmak demektir.
Hayatı zevkle idrak etmek, varlığa sevgiyle bakmak, gözü ve gönlü, iyi ve güzel olana açmak ve nihayet, yüce Allah´la beraber görmek ve konuşmak demek olan”Tasavvufi Düşünce”yi yakından tanımak, Türk insanın hayatına yeni bir ufuk kazandıracaktır.

İşte bu kitap, gerçeğe ulaşmak, yeni bir ufuk kazanmak, kalbimizi yaratıcıya yönlendirmek için bir vasıta olarak görev ifade edecektir. Türk okuyucularına böyle bir eseri sunmaktan kıvanç duyuyoruz.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com