Ahiret Archive

11230587_10204660849833198_3992274354472051944_n

Bişr-i Hâfî ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçiren bir maneviyat büyüğü, bir tasavvuf üstadıdır. Tasavvuf mesleğinde ileri derecelere ulaşan bu mübarek zat, (H. 227) yılında Bağdat’ta rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Geriye menkıbelerle dolu örnek bir hayat, özel ve güzel söz ve nasihatler bırakarak gitmiştir. Kitaplık çaptaki sözlerinin bazılarını birlikte okuyacağız bugün inşallah. 
Dünyada meşhur olma arzusuna kapılan kimse, asıl ahirette meşhur olma gerektiğini hissedemez. Bu sebeple dünyada meşhur olan nice kimseler var ki, ahirette meçhul kalırlar! Sakın sen de dünyada şöhret peşine düşüp de ahirette tanınmayanlardan olmayasın!- Şöhreti çok seven kimse, Allah’ı çok sevdiğini söyleyemez.- Övülmekten çok hoşlanmak, zeka eksikliğine işaret sayılır.- Dünyâ ve âhirette kederlerden kurtulmak isteyenler, kötü ahlâk sâhipleriyle yakınlık kurup da onlarla haşır neşir halde bulunmamalılar. Çünkü kötü ahlak sahipleriyle birlikte yaşamak kötü koku üretenle birlikte yaşamak gibidir. Kendinde kötü koku olmasa da yanındakinden kendisine kötü koku siner, kötü kokulu adam haline gelir.- İmam-ı Evzâî der ki: Bir zaman gelecek ki, gönülden dost olabileceğin kardeş, helâl sayabileceğin lokma ve sünnete uygun yaşayan örnekler görülemez hale gelinecektir. Asıl Müslümanlık da işte o zor zamanın Müslümanlığı olacaktır.-Allahü Teâlâ’ya yakınlaşan kimse insanlara yaranma ihtiyacı duymaz.-İnsanların sırlarını ortaya çıkaracak sorular sorma. Bir gün senin de sırlarını ortaya döken kimseler çıkar ortaya. Böylece yaptığının aynısıyla muamele görme adaleti tecelli eder senin hakkında da.-Peygamberimiz ve sahabesine olan sevgini, güvendiğin amelin olarak düşünebilirsin. Çünkü peygamber ve sahabe sevgisi saf sevgidendir. Onlarda bulanıklık olmaz. -Âdemoğlunu dünyada takip eden musîbetlerin başında, sevdiklerinden ayrılması gelir.-Bir kimse bize, hadîs anlat dediği zaman, anla ki, bize kolaylık göster, demek istiyor. Hadisler hep kolaylıklar talim ve telkin eder.-Makâmların en yükseği, ölünceye kadar mütevazı hayatta kalma makamıdır. Bu sebeple mütevazı yaşayan insan hep yüksek makamda yaşayan kimse demektir.-Bir kul Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederse, melekler onun iki gözü arasını öperler ‘Alnı öpülecek kimselerden oldun şimdi sen’ derler.-Kişi öfkesini yenmeye alışmadıkça takvâ da tutunamaz. Öfke öyle bir yangındır ki girdiğinde kazandığın takva amellerini tümüyle yakıp kül eder.-Ana ve babanın evlatlarına duaları, bir peygamberin ümmetine olan duası gibidir.-Akıllı kimse, hayrı ve şerri bilen kimse değildir. Akıllı kimse, hayrı gördüğünde ona tâbi olan, şerri gördüğünde de ondan uzaklaşan kimsedir.-Kötülüklerini gizlediğin gibi iyiliklerini de gizlemeye gayret et ki, riyaya kapı aralamayasın.-Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın da doğmadı. Öyle ise şu anı değerlendirecek işler yapmaya bak. Şayet gelecekte yaparım diyerek kendini aldatanlardan olmak istemiyorsan.-Bişr-i Hâfî hastalığında ziyaretine gelenlere şöyle bir misal verdi: ‘Bir karınca yazın taneleri toplar, kışın yerdi. Bir gün topladığı taneyi yemek üzere ağzına aldığı sırada havadan inen bir kuş ağzındaki taneyi kapıp yukarıya uçtu. Karınca böylece topladığı şeyi ağzına almasına rağmen yiyemedi. Dünyada insanlar da böyledir. Mal ve servet toplarlar ölüm kuşu gelip o kimseyi alır da topladıkları dünyalıkları hep başkalarına kalır, kendisine de hesabını vermek düşer.’
Ahmed Şahin

Mümin

Mü’min, ahiret için hareket eder. Allah’tan korkar ve daima Allah’ın huzurunda olduğunu hatırından çıkarmaz. Ölüme kadar oruç tutar. Salih amellerle evlenir, ancak faziletleri biriktirir. Sükutu müşahede, bakışı temaşadır.

Hallac

http://www.milligazete.com.tr/haber/Hayatin_Icinde_Insan_Insanin_Icinde_Hayat/331328#.U-32bBscTcc

hayat İnsan olarak yaratılmamız yeryüzündeki fonksiyonumuzu etkiliyor. Bize verilen akıl, irade, kalp gibi uzuvlar diğer yaratılmışlardan farklı bir hayat tarzı sürmemizi sağlıyor. Söz gelimi arı bal yapar, fakat balı neden yaptığını sorgulamaz. Bal yapma işlemini mütemadiyen sürdürür. Fakat düşünen ve hisseden insan, sık sık yaptığı ya da yapacağı bir işi sorgular, neden sorusunu sorar. Hayatımız bir çok soru, sorun, cevaplar, cevapsızlıklarla doludur. Bize verilen dünya hayatını kesbedilme gücü ve kuvveti elimizde değildir; fakat ahiret hayatı kesbedebileceğimiz bir hayattır. Yapıp ettiklerimiz, iyimserliklerimiz, kötümserliklerimiz, arzularımız, düşüncelerimiz ahiret hayatına uzanan bir ara kablo işlevindedir. İnsan neyi yapmışsa, ahiret tarlasında da o hayatı karşında bulacak şüphesiz. Kendi hayatımızı yaşarken, “Hayat Nedir?” sorusuna yaratılışımıza uygun cevaplar verebiliyorsak hayatımız rengine uygun şekilde yol alıyor demektir. Mehmet Ali Aynî de “Hayat Nedir?” diye soran iki öğrencisine, iki öğrencisi üzerinden de “Hayat Nedir?” kitabını okuyan tüm okurlarına cevap olacak şekilde hayatı her yönüyle inceleyip, anlatmıştır.

İyinin Ve Kötünün Tedariki Bizim Seçimimize Kalmıştır

İnsan kendisini küçük düşürücü, kendisini hayvanatın seviyesine indirici işler yapmamalıdır. Hayat yolculuğunun sonunda ölüm denilen bir bekleyici vardır. Hayvanların iradeleri yoktur. İradeleri olmadığından seçimleri de yoktur. İnsan bunun tam tersidir. Seçimini daima iyiden yana kullanan insan, hayatını da ölümünü de en güzel şekilde tadacaktır. İnsanın dünya hayatında yalnızca kötülüklerden kaçınması yeterli değildir. Hem kötülüklerden kaçınmalı, hem de iyiliklerde bulunmalı ki hayat da ölüm de en yumuşak yerinden hissedilebilsin. “İnsanlar için yalnız fenalık yapmaktan sakınmak kafi değildir. Ebedi ve mesut bir hayata nail olmak için insanların hayır ve menfaatine yarayacak işler de yapmaları lazımdır. Herkes hastahane, yetimhane, mektep, köprü ve mescit yaptıramaz. Fakat parasız yapılacak işler de pek çoktur. Elindeki paketi ile kaldırım üstünde karşı tarafa geçmek için sıra gözeten bir ihtiyara yardım ederek, karşı tarafa geçirmek için para mı lazım? Hasta ve dermansız bir adamın hatırını sormak ve gönlüne teselli vermek için para mı lazım?” Hayat tedarik ettiklerimizle yol alma telaşıdır. Tedarik edemediklerimiz ya bizler için hayırlı değildir ya da henüz zamanı vardır. Tedarik edebildiklerimiz kadar yardımda bulunmalı, koruyup kollamalı ve gözetimde olmalıyız. İyinin ve kötünün tedariki bizim seçimimize kalmıştır.

Hayatın Gâyesi

Zaman zaman mihnet içinde, kimi zaman eğlence peşinde, bazen durgun bir hâlde hayat yolculuğunda yürürüz, koşarız, düşeriz. Şikayet ve şükür çok kez uğrar hayatımıza. Genelde şükür az misafirimizdir, şikayetse ev sahibi küstahlığında gitmek bilmez hayatımızdan. Sık sık şikayet edişlerimizin sebebi yaşamanın kendisinden değildir, istediğimiz hayatı yaşayamamaktır sıkıntımız, şikayetimiz. Hayatın bir gayesi olmalıdır. Hayatımıza yön verecek doneler olmalıdır etrafımızda. Bu doneleri fark edebilecek ve kullanabilecek yetiye ve akla da sahip olmamız gerekir. Hayatın gayesini belirlemek demek, yaşadığımız dünyanın faniliğini görmezden gelmeyerek, ahiret hayatının da kaçınılmaz olduğunu bir an olsun akıldan çıkarmayarak yol almak demektir. Bunun dışında belirlenen her türlü hedef ve gaye uçucudur, geçicidir. Aslolan kalıcı olana sevdalanmamız, kalıcı olana tutunmamızdır: “Hz. Ömer bir gün dünyayı zemmediyormuş. Bunu işiten Hz.Ali de: ‘Dünya âhireti elde etmek için sebeptir.” demiş.

 

Hayat İnsanlara Hakk’ın En Büyük Hediyesidir

Yaşamak iyi midir, kötü müdür diye sormak, hayatı budalaca yaşamak anlamsızdır. Yaşamak insana verilmişse, onun güzel olduğunda şüphe yoktur. Bir şeyin iyi ya da kötü olmasını, insanın o şeyi nasıl kullandığı belirler. Kendisine verilen yaşamak fiilini insan kötü yönde çekimlerse, o insanın hayatı berbat olur, o hayatın sahibi de bedbaht olur. İyi yönde çekimlenen hayat ise güzeller güzelidir, huzurdur, ferahlıktır, esenliktir, sonu cennettir. “Hayata, bizim iyidir veya fenadır demek hak ve salahiyetimizden büsbütün hariçtir. Talih yüzünüze gülerse, bedendeki aza iyi işler, yediğiniz yemekleri güzelce hazmeder ve güzel bir uyku uyursanız, keseniz altınla dolu olursa yaşamak ne iyi! Öyle mi? Başınız ağrıdığı, mideniz işlemediği, uykunuz kaçtığı, işleriniz yolunda gitmediği vakit yaşamak ne fena değil mi? Hayır! Hayatın kıymeti öyle adi ve geçici şartlar ve ölçülerle biçilemez. Biliniz ki hayat, insanlara Hakk’ ın en büyük bir nimetidir.”

 

Akıllı İnsanın Hayata Bakışı

“Hayat sunulmuş bir armağandır insana…” cümlesiyle hayata bakmamız gerekir. Hayattan nefret etmek değil, onu kucaklamak sevmek lazım gelir. İnsan kendisinin sahip olduğu imkanlar dahilinde hayatına yön vermeli, daha iyisi için çabalamalıdır. İçinde bulunduğumuz dünya tüketmekle mutlu olan, istediği olmayınca gözü hiçbir şeyi görmeyen, ufak bir sebepten ötürü cinayet işleyen, umutsuzluğa kapılıp intihara teşebbüs eden insanlarla doludur. Akıllı insan bu insanlara bakıp ibret alabilen, hayatın boşa çekilen bir kürek olmadığına inanan kimsedir. Görevimiz deli dolu değil, dolu dolu bir hayat yaşayıp, yaşadığımız hayatla da örnek olmaktır. Hizmetimize verilen tüm canlı ve cansız varlıklara şefkat ve merhamet göstermektir. Spinoza şöyle söyler: “Hayatın şeylerini kullanmak ve imkan dairesinde onlardan zevkyâb olmak, mutedil ve nefis bir yemekle kendini tamir etmek, nebatatın güzel kokusu ve parlak rengiyle kendi hislerini taltif etmek, giydiği elbiseyi süslemek, musikiden, oyunlardan, temaşalardan, herkesin başkasına hiçbir zarar vermeksizin yapabileceği eğlencelerden istifade etmek, akıllı bir insanın hakkıdır.”

 

Hayat Ölümsüzlüğe Aykırı Bir Denklemdir

Hayatın nasıl yaşanacağı duygusu olmadığı gibi, ölüm duygusu da yoktur hayvanlarda. “Bir sinek kendi hemcinslerinin leşleri arasında kum taneleri arasında bulunuyormuş gibi dolaşır.” Merhamet gibi yüce bir duyguyu kaybetmiş olan insan da ölüme karşı bu sineğin konumunda olabilir. Bu da insanın ölüme karşı hayvandan daha aşağı bir bakışta olması demektir. Ölüme karşı hissiz ve duyarsız kalamayız. Hayat ölüm var diyedir. Hayat ucunda ölüm olacak diye verilmiştir. Hayat ölümsüzlüğe aykırı bir denklemdir. “Eğer ölümden bir gün tiksinecek olursan artık yaşama. Zira hayat ölüm için bir basamak gibidir.”

“Hayat Nedir” sorusuna yanıtlar arayan, aradığı yanıtları sağlam bir dayanağa temellendiren bu kitap, boşluklarımıza iyi gelecek, bizi silkindirecek, başımızı tutup sallayacak, kalbimizi sıkıp rahatsız edecek bir niteliğe sahip. Kitabın dili oldukça anlaşılır. Unuttuğumuz, mazide kalmış gözüyle baktığımız kelimeleri bize yeniden hatırlatan, dipnot kısımlarında kelimelerin anlam karşılıklarını veren, Büyüyen Ay yayınlarından çıkmış olan “Hayat Nedir” isimli kitap muhakkak okunmalı, tahkik edilmeli. İzbeleşmiş hayatlar olmamalıdır tercihimiz. İnsan hayatın özünü ve içini görebilmek için, kendi iç gözünün görme yetilerini kaybetmemelidir. İç gözümüzün bakışları güzelse, hayatımız da bizi vareden Güzel’ e doğru adımlıyor demektir.

H.Ebrar Akbulut

ölüm Şu an bu satırları okurken nefesinizin duracağını, aniden ölebileceğinizi düşünün. Peki, hesap vermeye hazır mısınız? Yaptığınız ameller, kurtarıcı olabilecek mi? Yarım yamalak, son dakikada kılınan namazlar şahitlik eder mi hakkınızda? Günlük telaşın içinde sıkışıp kalan kulluk vazifesi tamamlandı mı? Gördüğünüz ölümler size bunları hatırlattı mı hiç?
Beklenmeyen her ölüm sonrası “Nasıl olur?” tepkisini verir insanoğlu. Bir türlü inanmak istemez ve yaşı ne olursa olsun başta kendine ölümü yakıştıramaz. Ne de olsa bir düzeni vardır. Acı-tatlı olsa da, yaşamak, dünyada var olmak güzeldir. Oysa ölüm, tarih kadar eski ve hayat kadar gerçek. Şaşırıyoruz yine de, inanamıyoruz, inanmak istemiyoruz ani ölümlere. Ne yazık ki modern insanın ahlakî, dinî ve kültürel birçok kavramda olduğu gibi ölüme bakışında da bir yozlaşma söz konusu. Gün gelir, bir yakınının ya da dostunun vefatını öğrenir. Bir an ‘nasıl olur?’ sorusunu yine sorar. Sarsılır ilk duymanın verdiği etkiyle. Bir-iki damla gözyaşı ve ‘İyi insandı vesselam’ nidaları gelir, haklar helal edilir. Ölüm geldiği anda bıçak gibi keser hayatı ve kapıldığımız gerçekliği… Ama ne var ki modern insan, ölümün ilk şaşkınlığını üzerinden atar atmaz, ölenin cesedi bile soğumadan hayat yarışına kaldığı yerden devam eder. Kimisi kabristandan daha ayrılmadan yarım kalan işlerini düşünür, kimisi de dönüş yolunda nerede yemek yiyeceğini… Anlayacağınız insanoğlunun muhasebesi cenazeyi defnedip, o yakını ebedi yolculuğuna uğurlayana kadardır.
Elbette günler, aylar hatta yıllar süren bir mateme girilmesi dinimizce tasvip edilmiyor. Kimseden bu dünya hayatını unutup, sadece ölümü düşünmesi de beklenmiyor. Ancak ölümlerin ardından ders çıkarma ve bir iç sorgulama, insanı belki de bir an için şaşırdığı istikametine geri döndürebilir. Ters giden hayatına çeki düzen verebilir. “Bize nasihat et ey Allah’ın Resulü” diyen Hz. Ömer’e (r.a.) hitaben, Nebiler Serveri’nin “Nasihat olarak ölüm sana yeter, ey Ömer! Eğer ki bir insanoğlu ölümden herhangi bir ibret ve nasihat almıyorsa, başka neyden ders alabilir ki?” sözleri durumu özetlemeye yetiyor.

Ölüme dair idrak edilmesi gereken noktayı, “İnsanoğlu, ölmek için var olur, dirilmek için ölür ve ebediyeti duyup yaşamak için de dirilir.” cümlesiyle tam olarak ifade etmek mümkün.

Meşhur kıssadır. Halife Harun Reşit, Behlül Hazretleri’nin kapısına gelir. Niyeti ‘Adalet’ ile ilgili dünyevi tavsiye almaktır. Mezarlığı gezdirir Koca Pîr ona. Halife, önce anlam veremez ama sonra küpe niyetine şu cümleyi işitir: “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz.” Evet, ölüm idrakleri harekete geçiren, kalpteki, beyindeki bütün tıkanıklıkları açan, daralan ufku genişleten, derin derin nefes aldıran. Her gelişinde mutlak hakikati haykırırcasına önümüzden geçen… Bu noktada en azından her ölüm bize Necip Fazıl’ın dizelerindeki gibi “Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm/ Bana geldiği zaman böyle gelecek ölüm!” demeyi hatırlatmalı.

Ölmeden önce nasıl ölünür?

Peki, bir ölümü idrak etmek, ondan nasihat alıp hayatımıza çekidüzen vermek için ne yapmalı? Kalp ve ruh dünyamızdaki eksikliği, dağınıklığımızı ölümü sıkça anarak gidermek mümkün. Zira Peygamberimiz, (sas) “Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hatırlayınız.” buyuruyor. Aynı şekilde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, “Dost istersen Allah yeter! Nasihat istersen ölüm yeter.” ifadesi de bizlere aynı bakış açısını gösteriyor. Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, Müslümanı, “Dünya hayatı sadece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” diyerek eğitiyor. “Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmran/185) diyor. Kısacası Müslüman ve dünya hiçbir zaman bütünleşmiyor. Allah Rasulü’nün Abdullah İbn Ömer’e yaptığı şu tavsiyeler bize dünyadaki rotamızı çiziyor: “Dünyada garip veya yolcu imiş gibi yaşa. Akşama ulaştığında sabahı bekleme. Sabaha ulaştığında da akşamı bekleme. Hastalığın için sıhhatinden ve ölümün için hayatından istifade et. Vaktini boşa geçirme.” (Buhârî, Rikak, 3)

Efendimiz’in “Ölmeden önce ölünüz.” hadisi ise şair Erdem Beyazıt’ın “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm/ Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm.” dizelerini hatırlatıyor. Elbette ölmeden önce ölmek, fizikî olarak mümkün değil. Ama bunu mecazen hayatımıza tatbik etmek mümkün. Her insan ne yaptığını bilir ve kendi içinde nefis muhasebesi yapabilir. Ölmeden önce ölmek, ölümü hatırımızda tutarak günahlardan sakınmak ve nefsimizin esiri olmamak. Ölümün o soğukluğunu kendi bedenimizde hissedip, kabrin içini o karanlık evi ve sadece uzanabileceğimiz kadar dar bir yere gireceğimizi düşünmek. Orada yalnızca amellerimiz ile baş başa kalacağımızı bilip, hiç kimsenin yardımımıza gelemeyeceğini, sadece dünya hayatında yaptığımız güzel amellerin yardımı olacağını idrak edip, ölüm için hazırlık yapmak… Önemli olan daha hayattayken ölümü kendi dünyamızda yaşamak ve hayalî de olsa provasını yapabilmek. Mesela ‘Şu an vefat etsem hesap vermeye hazır mıyım? Amellerim beni kurtarabilecek mi? Namazlarım tam mı? Kulluk vazifemi yerine getirebildim mi?’ gibi soruları daha hayattayken kendimize sormak ve cevaplarına çalışmakta fayda var.

Ölüm, ahirete inanan insanlarda müspet tesir yapar

Prof. Dr. Hayreddin Karaman: Ölüm, unutulması zararlı olan bir gerçeği hatırlatır, mü’minin dünyaya dalarak ahiret hazırlığını ihmal etmesini engeller, ahirete inanan insanlar üzerinde müspet tesir yapar. Ahirete iman etmeyen insanlar üzerinde iyi ve kötü iki tesirinden söz edebiliriz: İyi tesir, insanın hırsını frenlemesi, fâni dünya için yapılacak şeylerin dengesini sağlamasıdır. Kötü tesir, karanlık bir geleceğin hatırlanması sebebiyle kişinin mutsuz ve huzursuz olmasıdır. Ama ölüm en nihayetinde hayatımızın en büyük gerçeği. Ölümden de ölüm korkusundan da kaçmak mümkün değil. Onu unutarak yaşamak gerçeği değiştirmiyor.

Tuğba kaplan

1509780_756327331045860_1955449090_nYüce Rabbimiz, insanı, hayat boyunca türlü türlü imtihanlardan geçirmektedir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulmuştur ki: “Sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Müberra Kitabımızın bu beyanından anlıyoruz ki müslüman, yaşadığı sıkıntıları imtihan dairesinde değerlendirmelidir. Fakat insan dünyevi mücadele içinde karşılaştığı zorluk ve sıkıntılardan dolayı, fıtrî zayıflığı sebebiyle bazen imtihanda olduğunu unutuveriyor.

Aslında temel meselemiz nefisle mücadeledir. Allâh  Tealâ’nın birliğine ve Fahri Kainat s.a.v. Efendimiz’in O’nun Rasulü olduğuna iman ettikten sonra başlıyor bu mücadele. Şöyle bir düşünecek olursak sabır, kanaat ve itminan gibi kavramların nefsle doğrudan alakalı olduğunu görürüz.

Meşhur hadis alimimiz İmam Nevevî rh.a. de sabır konusunda şunları söylemiştir: “Sabrın manası, nefsi emredilen şeylerde tutmak ve o dairede hapsetmektir. Bu da ibadetlerin meşakkatlerine tahammül, belalara tahammül ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir. Sabır, ahiret yolunda yürüyenlerin en mühim esaslarındandır. Manevi terbiyeyi ele alan kitapların hepsinde sabır bölümü yer alır.”

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen şu husus da insanoğlunun nasıl bir imtihan sürecinden geçtiğini ortaya koyuyor: “İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan ederiz.”
(Muhammed, 31)

Sabır ve kanaat penceresinden baktığımızda, günümüz insanının gittikçe zayıfladığını, kendini daha fazla nefsin eline bıraktığını görmekteyiz. Modern dünyada insanın hizmetine sunulmuş imkanlar ve hayatın kolaylaşması bu durumu daha da yaygınlaştırıyor. Bunun neticesinde nefsin ve dolayısıyla şahsın meselesi olan kanaatsizlik veya sabırsızlık, artık bir toplum meselesi haline geliyor. İnsanlar toplu halde nefse boyun eğme durumu ile karşı karşıya kalıyor. Öyleyse bu mesele ile mücadele de farklı bir boyut kazanıyor.

İnsan elindeki ile yetinebilmelidir. Yetinmek kanaat etmektir, Allâh  Tealâ’nın takdiri ile tatmin olmak, nefsi ikna etmektir. Aslında iman da bir ikna olma durumudur. Her ne şartta olursa olsun mümin bu ikna olmuşluk halini korumalıdır. Zaten müslümanda olması gereken tevekkül hali, yetinebilmekle ve mutlak rızk verici Allâh ’a sonsuz güvenmekle gerçekleşir. Allâh ’tan ümit kesmemek de imanın gereklerindendir.

Eskiden beri tasavvuf ehli insanlar, mücella dinimizin sabır, kanaat, itminan, tevekkül, ihlâs gibi unsurları üzerinde büyük ehemmiyet vererek durmuşlardır. Zira tasavvuf dinimizi daha güzel yaşamak, onu daha doğru anlamak ve hayatımıza tatbik etmektir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden ve Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz’in hayatından anladığımız şeyler de, şüphesiz ehl-i tasavvufun anladığı ve tatbik ettiği gibidir. Allâh  dostlarının dünyadan mümkün mertebe uzak durmasındaki mana da bu mesele ile doğrudan alakalıdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz buyururlar ki: “Tüm düşüncesi ahiret olan kimsenin kalbini Allâh  zengin kılar, onu derler toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, Allâh  onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir” (Tirmizî)

Yine bir başka hadis-i şeriflerinde de: “Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışınız.” buyurmuştur. Bu ifade müslümanın dünya ile ahiret arasında duracağı çizgiyi beyan ediyor. Fakat bize gösterilen bu tavrın bugün neresindeyiz düşünmemiz gerekir.

Mesela yukarıda söylediğimiz ve toplumun kanaatsizleşmesi durumunun neticesi olarak, sürekli elindekinden daha fazlasını talep etme halini görmekteyiz. Son asırda karşımıza çıkan ve yaygınlaşan reklam, reyting ve moda gibi unsurlar, kanaatkârlığın oldukça uzağındadır. Nitekim kişi kendini kaptırdığında bu tür unsurlar manevi dünyamızı da yaralamakta. Daha zaruri ihtiyaçları bile tedarik etmeden teknolojiye düşkünlük ve alışveriş çılgınlığı gibi hastalıklar da şüphesiz aynı sürecin zararlı meyveleridir.

O zaman bunlardan nefsimizi muhafaza etmek lazımdır. Bunu da bize tasavvuf yolunda yürümek sağlayacaktır. Zaten dünyevî unsurlar birer vasıta hükmündedir. Müslüman, dünyayı ve içindekileri hayatını devam ettirmek, ailesinin nafakasını sağlamak ve kimseye muhtaç olmamak için kullanır.

İmam Gazalî rh.a. insanın en zaruri ihtiyaçlarından biri olan yemek yeme hususunda şunları söylemiştir: “İnsan az yemeye özen göstermelidir. Zira doyasıya yemek, bırakın ibadete güç vermeyi, tam tersine ibadeti engeller. Bu durumun zaruri sonuçlarından biri, arzuları frenlemek ve azla yetinip israfa kaçmamaktır.” (İhyau Ulumi’d-Din)

İmam Gazali rh.a.’in yemekle ilgili beyan ettiği hal ve belirlediği sınır bizim diğer ihtiyaçlarımız için de geçerlidir. Bu yüzden günlük ihtiyaçlarımızın birçoğunda haddi aştığımızda israfa kaçtığımızı bilmeliyiz. Tabii bugünkü durum ile o zaman arasında farklar vardır. Fakat yine de insan haddini bilmelidir. Genel olarak orta yolu tercih etmeli ve bu yoldaki düsturu daima İslâm’ın sabır ve kanaate verdiği ehemmiyet olmalıdır. Belki bu vesileyle nefs terbiye olacaktır.

Günümüzün ihtiyaçları ve hayat biçimi başka deyip nefse aldanmak, gönlü dünyaya kaptırmak işimizi zorlaştıracaktır. Başta söylediğimiz gibi insanoğlu bu dünyada bir imtihandadır. Belki bugün nimetler ve onlardan yararlanma imkanları artmış olabilir. Hatta bir parçası olduğumuz günlük hayat da bizi buna zorlayabilir. Fakat insan imtihanda olduğunu unutmamalıdır. Bu mücadeleden galip olarak çıkmaya gayret etmelidir.

Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz “Hidayet nasip edilmiş, yeterli miktarda da geçimi olup buna kanaat edene ne mutlu!” (Tirmizî) diyerek, kanaat edenleri, sabır gösterenleri müjdelemiştir. Bu müjdeye mazhar olabilmek için çaba göstermemiz gerekir.

Müslüman kişinin adımlarına dikkat etmesi, hayatını dinimizin gereğine göre ayarlaması lazımdır. Yol bellidir, İslâm’ın çizdiği sınırlar da bellidir. Bizim yapacağımız şey durduğumuz yeri belirlenmiş sınıra çekmektir. Nefsi daima bu sınır içinde tutmak, onu teskin etmektir.

Bilmeliyiz ki sabır, kanaat ve tevekkül bir devamlılık halidir. Müslüman daima bu hal ile donanmış olmalıdır. Kendimizi bu hasletlerle donatmak için kendimizle mücadele etmeli, dünya sevgisini elimizden geldiğince kalbimizden uzak tutmalıyız. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Dünya sevgisi her hatanın başıdır. Bir şeyi sevmen, seni kör yapar, sağır eder.” (Ebu Davud, Beyhakî)

İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ne kadar zorlasa da gönlümüzü dünyadan çekip Rabbimize döndürebiliriz. Unutmayalım, bizlerden çok daha zor şartlar altında bunu başararak Rabbimizin seçkin kulları arasına girmiş nice insan var. Ayrıca sabır, şükür ve tevekkül asıl bu dünyayı güzelleştiren kutlu ziynetlerdir.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

Mübarek Erol

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com