Hayal Archive

http://gencdergisi.com/4122-gecen-zaman-degil-biziz-aslinda.html

Hep onun kaybolmasından bahsederdik ya da hep onun ilerlediğinden. İnsan yavaş yavaş anlıyor. İlerleyen de, gelip geçen de zaman değil aslında. Zaman hep var, her gün tekrarlıyor kendini. Bugün benim için dursa yarın yeni doğan bir bebek için var. Zaman hiç geçmiyor, biz zamanın içinde gelip geçiyoruz. Geçiciyiz. Çünkü biz, bu Dünya’da sadece anlık anılardan ibaretiz.zaman

Yaşadıkça anlamaya başladım ki insanla zaman düşmandır birbirine. Hayatımıza hakim olmaya kalkar zaman, bizse kendi hayatımıza kendimiz yön vermek isteriz. Ama kim becerebilmiştir ki zamanla başa çıkmayı? Hangi insan üstün gelebilmiştir zamandan? Kendimizi kandırmayalım, yaşayan tek varlık odur aslında. Bizse onun Dünya’da bıraktığı parça pinçik anılardan ibaretiz. Milyarlarca insan, zamanın hatırasıdır yalnızca.

Zamanın hayatındaki birkaç anı olduğumuzu bile bile, bize verilen bu tek şansı değerlendiremiyoruz.

Geçmişin de hakimi değiliz, geleceğin de. Bizim için sadece şu an var. Zamanla anlaşmanın, onun hayatında onunla mutlu bir hayat sürmenin tek yolu budur aslında. Tek yolu, bugünde yaşadığımızı, her anımızın lütuf olduğunu bilmektir.

Oysa geçmişte yaşayıp gelecekte kaybolur insanlar. Geçmişte yaşarız, çünkü geçen her an şimdikinden daha kıymetlidir. Neden? Çünkü dönemeyeceğiz bir daha o ana. İmkânsızdır bizim için geçmişe gitmek ve imkânsız olandır, insana tatlı gelen. Peki gelecek? Gelecek de hep soru işaretleridir. Geleceği düşündükçe korkarız yapacağımız hatalardan, kurduğumuz hayallerin boş çıkacağından. Gelecek bir kaygıdır, endişedir. Korkudur gelecek ve korkular insanın peşini kolay kolay bırakmaz.

İşte bu yüzden yaşayamıyoruz bu anımızı. Zamanın içinde kaybolup gidiyoruz. Anlayamıyoruz bir türlü. Zamanın hayatında misafir olduğumuzu.

Gelip geçmekte, ilerlemekte, bitmekte insana özgü sıfatlardır aslında. Ama biz söylemeye dilimizin varmadığı tüm sıfatları zamana yüklemişiz bir ömür boyunca. Acıları zamanın geçirmesini beklemişiz, zamanla gelecek olan güzelliklere bel bağlamışız, zamanın getireceği kötülüklerden korkmuşuz. Zamana tüm kozları kendi elimizle, dilimizle vermişiz.

Yüzleşmemiz gereken her şeyden öylesine korkmuşuz ki ona güvenmişiz. Ne kadar garip. İnsanlar en büyük düşmanlarına bel bağlıyorlar bir ömür boyu.

Gerçeklerin farkına zaman bizleri uğurladığında varabileceğiz. Biz gideceğiz ve zaman yaşamaya devam edecek. Koskoca bir ömre anın değerini hiç bilemeden veda edeceğiz.

Zamana ne kızabiliriz, ne küsebiliriz. O her an biteceğimizi hatırlatıyordu bize. Geriye dönemediğimiz ve gelecekten korktuğumuz her an, şimdiye bakmamız için ısrar ediyordu aslında. Biz zamanı çok yanlış tanıdık. Ne yaparsak yapalım hala geçenin zaman olduğunu düşüneceğiz. Ne kadar yazarsam yazayım geçmişimi özleyip geleceğimden korka korka güzellikler bekleyeceğim. Zamanın içinde ilerlerken geride bıraktığım her anın benden bir parça olduğunu bilerek. Yine de zamana güle güle diyerek kendimi kandırmaya devam edeceğim.

Sebahat Meraki

 

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/leylaipekci/senin-tum-alemindir-o-cocuklarda-kaybolan/54951

cocuk_411421Maria dört yaşındayken Gazze’de arabalarına roket isabet etmesi sonucu boynundan aşağısı tutmayacak şekilde sakatlanmıştı. Annesi, ağabeyi, amca ve anneannesi hayatını kaybetmişti. İsrail devleti sorumluluğunu uzun süre üstlenmemiş ve sonraki yıllar boyunca da onu Gazze’ye geri göndermeye çalışmıştı.

Ancak kamuoyu baskısı etkili olmuş ve Maria nihayet Kudüs’te tam teşekküllü bir hastanede tedavi görmeye başlamıştı. Onun hikayesini okuyalı dört yıl olmuş. Maria’yla konuşan muhabir ona ne olacaksın büyüyünce diye sorduğunda ‘anne’ diye cevap vermişti. Anne…

2000 yılından bu yana bin üç yüz küsur çocuğun İsrail tarafından öldürüldüğü ve sadece on iki günde ölen çocuk sayısının 70’i geçtiği, altı yüz küsurun da yaralandığı bir bölgede bugün 12 yaşında olması gereken Maria halen yaşıyor mudur, kim bilir.

İsrailli kadın bakanın ‘sadece çocukları değil bir daha çocuk doğuramasınlar diye Filistinli kadınları da öldürmeliyiz’ dediği bugünlerde… Maria’nın ‘büyüyünce anne olmak istiyorum’ sözleri çarpıp duruyor günlerdir yüzüme. Tankların, insansız uçakların, sığınak delicilerin karşısında anne olmak!

Böyle oluyor işte. Bazen bir söz ile kainat yıkılıyor. Anne olma arzusu sadece bir varoluş hakikatini değil, muhayyel bir geleceğin geçmişten daha hayırlı olacağına dair fıtri bir umudu da barındırıyor. Nesillerdir zulüm ortasında hayata tutunmaya çalışan Filistinli çocuklar için bundan daha fazlasını da barındırıyor. Bir meslek misali büyüyünce anne olma hayali çaresizliğe karşı bir direnişi işaret ediyor.

Toplumsal anlamda varolabilmeye devam etmek, soyun köklerini canlı tutabilmek bir sosyal sorumluluk da yüklüyor çünkü minik omuzlara. Örgütlü ve istirkarlı bir zulme karşı saldırganlık içermeyen yöntemlerle direnebilmek, bizzat vücudunu onurlu bir direniş kılabilmek için anne olmak… Fiilî bir dua niyeti aynı zamanda.

Zira İsrail devleti beş altı yılda bir düzenli olarak Filistinli çocukları vurarak, nesillerin çoğalmasına engel olmaya çalışıyor. Aynı şekilde Filistin’e ait bölgelerde tüm altyapıyı çökertiyor, insanları sakat bırakıyor, ekonominin, siyasetin, kültürün, gündelik ilişkilerin, toplumsal hayatın bütün katmanlarına çomak sokuyor planlı bir biçimde. Bu faaliyetini sürdürebilir kılmak ve meşru göstermek için de en çok kendi çocuklarının içine nefret tohumları atması gerekiyor.

Bu amaçla yine ufak çocuklara Gazze’ye gönderilecek bombaların üzerine ‘İsrail’den sevgilerle’ gibi yazılar yazdırmıştı sözgelimi. Önceki Gazze saldırısından aşina olduğumuz bir yöntem. Bugünlerde ise katliam son hızıyla devam ederken sosyal medyada çok sık paylaşılan bir başka yöntem daha ortaya çıktı. Halen içimde bir yerlerde bu bir kurgu olmalı, gerçek olmamalı dediğim bir video bu. (Gerçi sonradan bu görüntülerdeki kızın Lübnanlı, dövülenin Suriyeli oğlu da söylendi. Ama bu da muğlak kaldı.)

İsrailli olduğu söylenen aile, minicik kız çocuğunun karşısına kendisinden birkaç yaş büyük bir Filistinli oğlan koymuş. Kızın eline de bir sopa vermişler. Hadi diyorlar. Vur. Kız önce dönüp kendisine bu komutu verenlere bakıyor. Bir tür oyun olarak algılıyor bunu. Usul usul indiriyor sopayı çocuğun eline, bacaklarına. Ona daha şiddetli vurması telkin edildikçe, oğlanın beline, koluna gelişigüzel vurmaya başlıyor.

Oğlan ise uysal. Onuruna yediremiyor korkmayı, tepki vermeyi. Kendini korumaya çalışıyor. Ama şiddetli darbeler aldığında bağırıp ağlıyor. Kesik kesik. Uzatmadan. Sanki saldırganlığın bir yerde biteceğine, ardından merhamet geleceğine inanıyor. Öylece sabrediyor.

Her koşulda kim olursa olsun, çocukların yüreğine nefret tohumlarının ekilişine ibretlik bir örnek teşkil ediyor bu görüntüler. Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği, at iziyle it izinin birbirine karıştığı medyada yine de herkesin bu görüntülerdeki kızın ailesinin İsrailli olduğundan şüphe duymaması yeterince açıklıyor durumun vahametini. Çünkü İsrail devleti uzun süredir çocuklar arasında sürdürdüğü bu nefret moderatörlüğü üzerinden saldırganlaşıyor, orantısız güç kullanıyor.

Bir başka yöntem daha işte; bu seferki kayda geçmiş bir belgeselden: Dışarıdan gelip Filistinlilerin tarlalarına el koyan, topraklarına yerleştirilen yerleşimcileri gördükleri her Filistinli’ye taş atmaya şartlandırılıyorlar. Onlar da atıp duruyor sabah akşam.

Zalim kendi nefret çukuruna mahkum, emir komuta zincirindeki bir öldür tuşuna rehin bırakılmışken, mazlumun kendi içinden gelen ve kendini aşan başka bir manevi kudret tarafından donatıldığına defalarca şahitlik ettik.

İster Filistinli ister İsrailli, Lübnanlı, Suriyeli ya da başka bir milletten olsun; öfkeyle, nefretle, saldırganlıkla savaşanlar zalimdir. Nefret ettikçe yeniliyorsun. Öldürdükçe yeniliyorsun. Öfke ve kinle katlettiğin her çocuk senin kendi nefsinden bir suret oluyor. Döktüğün kan senin kanın. Hiçbir masum çocuk yok olmadı, senin tüm alemindir onlarda kaybolan…

Leyla İpekçi

mutluluk

Tasasız bir hayat mı?
Yoksa talihsiz olaylar karşısında moral gücümüzü korumak mı?
Hayaller kurup mutluluğu bulacağımız günü beklemek mi?
Yoksa küçük şeylerden güzellikler süzmek mi?
Hayatı sürekli sorgulamak mı?
Yoksa olduğu gibi kabullenmek mi?
Bütün özlemlere kavuşmak mı?
Özlemenin içindeki gizli mutluluğu keşfedebilmek mi?
Her dilediğimize sahip olmak mı?
Yoksa sahip olduklarımızla yetinmek mi?
Sahi neydi mutluluk can
Niye kimse mutlu değil hayatından
Zengin mutsuz, fakir mutsuz,
Yaşlı mutsuz, genç mutsuz
Mutsuz kere umutsuz
En ürkütücü olanı
Çocuklar mutsuz
Hatırlar mısın geçmiş bayramları
Alınan ayakkabıyı başucumuza koyar da günlerce seyrederek uyurduk
Ve bu mutluluk diğer bayrama kadar sürerdi
İnsan neden mutlu olamaz can…
Çoğu zaman bir el uzatımlığı kadar yakınken
Sayısız nimetlere sahipken
Bir yerde yanlış yapmıyor muyuz?
Çok mu gelecek kaygısı taşıyoruz
Acaba çok şey istediğimiz için mi bizden uzaklaşıyor
Neden “teşekkür ederim bu benim için yeterli” diyemiyoruz
Başkalarında olmayıp bizde var olan şeyleri düşünmüyoruz
Ve elimizden kayıp gitmeden kıymetini bilmiyoruz
Mutluluk veya mutsuzluk sadece yazgıyla mı ilişkili
Eğer mutsuz isek bizim hiç mi suçumuz yok?
Bir varmış bir yokmuş misali yaşanan hayatta
Hiçbir yere sığmıyoruz, hep arayış içindeyiz, durup soluklanmıyoruz
En büyük yenilgilerimizi hırslarımıza, arzularımıza karşı yaşıyoruz
Yani şu hayatta
Sevinçten yüreğimizin taştığı günlerde olacak
Tarifsiz sıkıntılarımız da…
Tebessüm de olacak gözyaşı da…
Zaten sürekli bir mutluluk sence de çok garip değil mi can?
Hayatın satır aralarında hüzünler serpiştirilmese mutluluğu nasıl keşfedeceğiz
Hangi şartlarda ve nasıl bir hayat sürersek sürelim
Önümüzde hep iki seçenek olacak
İyiye yorma- kötüye yorma, yıkılıp kalmak- ayakta durmak, üzülmek -ders çıkarmak, isyan etmek-sabredip dua etmek,
Tercihimizi bizi mutlu edecek şıktan yana kullanamaz mıyız?
Oturup beklemek, kolaycılığa kaçmak insanlardan ve yaratıcıdan bedelsiz mutluluklar beklemek hayalcilik değimlidir?
Mutluluk emeğin ödülüdür.
Bazıları bu ödüle kolay ulaşır bazıları zor…
Eğer senin de payına zor olan düşmüşse üzülme!
Bedeli fazlasıyla ödenmiş mutlulukların tadı bir başka olmaz mı can
Çok beylik laflar etmek de istemiyorum
Hayatın kolay olmadığını,
Bazılarına üvey evlat muamelesi yaptığını biliyorum
Hazanda umut yeşertmenin zorluğunu da biliyorum
Ama ne yapacaksın
Ben oynamıyorum diye kenara çekilemezsin ki
Çekilsen bile hayat senin bu kararından hiç etkilenmez
Bu hayat senin! Sahiplenmekten başka şansın yok!
Koca ömrü mutluluğu arayarak geçirdin
“Ey mutluluk neredesin” diye yıllarca sitem ettin
Ve eskidin artık can
Bari kalan ömrü ziyan etme
Mutluluk kayıp bir mal değil
O, ne gökte ne de yerde
İçinde, bakışında, yorumun da
Ne zamanki
İsteklerini makul seviyede tutup doyumsuzluğa nokta koyarsan
Biraz çaba harcayıp emek verirsen
Verdiği nimetler için yaratıcıya teşekkür edersen
Çözümü zor olaylar, çileler, hastalıklar karşısında
Sabredip umudu koruyarak dua edersen
Mutluluğu bulursun demiyorum
Zaten mutlusun demektir can.
Çoğu zaman buğulu bir camın gerisinde
Mutluluğu bulacağımı düşündüğüm
Çok uzaklara yerlere gitmeyi bende düşlüyorum.
Böyle bir yerin olmadığını bile bile…
İklimleri mutluluğa duran bir şehir yok!
Hercai menekşe renginde bir hayat yok!
Bu sevdadan vazgeç!
Hayatın içine dön can!
Mutluluk hayatın her anında ve her şartında var
Yeter ki gör ve yeter ki iste
Herkesin arzuladığı ve gitmeyi düşlediği
Mutlak mutluluğun olacağı
Elbette ki bir yer var
“CENNET”
Sabırlı ol
Heybene bir şeyler eklemeye bak!
Orası da çok uzak değil bize can!

Mehmet Orhan Durdu

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com