Hz. Muhammed Archive

Efendiler efendisi

“Allâhümme salli ve sellim ve barik ‘alâ seyyidinâ Muhammedin Nebiyy’il-ümmiy- el Habibi’l-Âli’l-kadri el-azîmi’l-câhi ve ‘alâ âlihî ve sahbihî.”

“Allah’ım! Kadri yüce olan, makamı ulu olan, sevgili, Ümmi, Nebi Efendimiz Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e salât ve selam eyle. O’nun Âl’ine ve Ashabına da salât ve selam eyle.”

Amin!..

1800394_743646882313905_29884253_n

Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.s), Kıyametin ne zaman kopacağını soran birisine: “Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle!” şeklinde cevap vermiştir. Soru sahibi bu kez emanetin nasıl zayi edileceğini sorduğunda ise şöyle buyurmuştur: “Bir iş naehline tevdi edildiği zaman kıyameti bekle!” 

(Buhari, İlim 2, rikak 35; Ahmed İbn Hanbel, el- Müsned 2/361)

182876_189683601053028_374405_n

Bir gün ashabdan biri Allah Râsûlü’ne: “Ya Resûlallah biraz kendinizden bahseder misiniz?” der. Cevabının bir kısmında, Allah Resûlü şöyle buyurur: “Ene da’vetü İbrahîme ve büşrâ Îsâ/Ben İbrahim’in duâsı ve Hz. İsa’nın muştusuyum.” (Kenzü’l- Ummal, 11/384)

Kur’ân-ı Kerîm iki ayrı âyetiyle bu hususa temas eder.

1) Hz. İbrahim (as) şöyle duâ etmiştir:

“Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden, Sen’in âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Yegane Azîz ve Hakîm Sen’sin.” (Bakara, 2/129)

2) Hz. İsa’nın (as) müjdesi:

“Hatırla ki, Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın benden evvelki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Fakat o, kendilerine apaçık deliller getirince ‘Bu, âşikâr bir büyüdür’ dediler.” (Saf, 61/6)

Evet, Allah Resûlü (sas), sürpriz olarak ortaya çıkmış biri değildir. O daha gelmeden asırlarca önce haber verilen ve gelmesi bütün cihan tarafından beklenen bir Nebî’dir.

O’nun nübüvvetine en büyük delil, mu’cizeliği ebedî olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da yüzlerce âyet, İki Cihan Serveri’nin hak nebî olduğunu dile getirmektedir. O’nu bütünüyle inkâr edemeyen bir kişinin, Efendimiz’in risâletini inkâr etmesi asla mümkün değildir. Ancak biz başlıbaşına müstakil bir mevzu olan o hususa şimdilik girmeyeceğiz. Zâten yeri geldikçe, peyderpey delil olarak müracaat ettiğimiz âyetleri arz ederken, bu mevzu da kısmen anlatılmış olacaktır.

Tevrat’ın müjdeleri

Biz, bu bölümde yüzlerce defa tahrife uğramasına rağmen, içinde hâlâ Allah Resûlü’ne işaret ve beşaretler taşıyan, Tevrat, İncil ve Zebur’dan bazı kısımları nakletmek istiyoruz. Meselenin tafsilatını, mevzu ile doğrudan alâkalı müstakil eserlere ve bilhassa, Hüseyin Cisrî’nin “Risale-i Hamîdiye”sine havale ederek, burada sadece mühim gördüklerimizden bazılarını arz edeceğiz.

1) Fâran Dağları

1944 senesinde Londra’da basılan Tevrat’ın Arapça tercümesinden bir âyet: “Allah insanlığa Sina’da teveccüh etti. Sâîr’de tecelli buyurdu. Fâran dağlarında zuhur edip kemaliyle ortaya çıktı.” (Sifr. Tesniye, Bab: 33, âyet: 2).

Allah’ın (cc) rahmeti ve insanlığa olan merhameti, ihsanı, Hz. Musa (as)’nın Cenâb-ı Hak’la mükalemede bulunduğu Sînâ’da zahir olmuştur. Bu rahmet, o devrede Hz. Musa’ya verilen nübüvvettir. Sâir, Filistin’dir. Orada Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti vahiy yoluyla gelip Hz. İsa’yı ve çevresindekileri bürümüştür. Aynı zamanda Hz. Mesih, Rabb’in tecellilerine mazhar büyük bir peygamberdir.

Çokları tecelli ile zuhuru birbirine iltibas ettiklerinden bu meselede de karışıklığa düşmüşlerdir. Evet, O’nda tecelli eden nefha-i ilâhidir. Fâran dağlarında ise Cenâb-ı Hak, sırr-ı ehadiyet ve makam-ı ferdiyetle zuhur etmiştir. Fâran, Mekke’dir. Çünkü Tevrat’ın başka bir yerinde, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i Fâran’da bıraktığı anlatılmaktadır. Öyleyse, Tevrat’ta geçen Fâran’dan maksat Mekke’dir. Sırasıyla bu âyette üç nebîden bahsediliyor. Bunlardan birincisi Hz. Musa, ikincisi Hz. İsa (as), üçüncüsü ise son peygamber, İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır. Tevrat’taki âyetin devamında şu ifâdeler var: “O’nun yanında binlerce tertemiz, pırlanta misâl ashâbı olacaktır. Ve sağ elinde ateşten iki ağızlı balta bulunacaktır.” Bu ibareden, O’nun cihada me’mur olacağı anlaşılmaktadır.

Malumdur ki Allah Resûlü, vahyin bidayetinde Hira dağında bir mağaraya çekilir ve orada kendini tefekkür ve ibadete verirdi. İlk vahiy bu dağda gelmişti (Buhari, Bed’ül-Vahiy 3). Fâran eğer Mekke değilse başka neresi olabilir ki, oradan İslâm dini gibi bir din zuhur edip şarka-garba yayılmış olsun. Dünyada böyle bir yer mevcut olmadığına göre, Tevrat’ta geçen Fâran, Mekke’ye işarettir. Ayrıca yukarıda da belirttiğimiz gibi, Tekvin’in 21. âyetinde geçen ve Hz. İsmail’le ilgili “Fâran’da yerleşti” ifadesi, dediğimizi isbatlayan en büyük ve en açık bir delildir. Aksini iddiaya da kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu mevzuda yapılan itirazlar ilmîlikten uzak, indî mülâhazalardır. Hele âyetin sonundaki ashâb ve cihada me’mur olmaya işaret eden kısımlar hiçbir tereddüt ve şüpheye meydan vermeyecek şekilde, O Zât’ın Hz. Muhammed Aleyhisselâm olduğunu göstermektedir.

2) Hz. İsmail soyundan

Tevrat’tan ikinci âyet: Cenâb-ı Hak, Tevrat’ın bu âyetinde Hz. Musa’ya hitaben şöyle demektedir: “Onlar için (İsrailoğullarının) kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi O’nun ağzına koyacağım ve O’na emrettiğim her şeyi onlara söyleyecek.” (Sifr: Tesniye Bab: 18, Âyet: 18)

19. âyet de bunu tamamlar mahiyettedir: “Benim ismimle söyleyeceği sözlerine itaat etmeyenlerden bizzat ben intikam alacağım.”

Bu âyetteki İsrailoğullarının kardeşi tabiriyle Hz. İsmail’in soyundan gelecek bir peygambere işaret edilmektedir ki, Hz. İsmail’in neslinden geldiği bilinen tek peygamber, Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır. Ayrıca O da Hz. Musa (as) gibi bir şeriatla gelecektir. Diğer taraftan bu âyette, gelecek peygamberin “Ümmî” olacağı belirtilmektedir.

İtaat etmeyenlerden alınacak intikam ise, dine ait müeyyidât ve ukûbat olmak gerektir ki, bu da ancak İslâm dininde vardır.

Tevrat’ta zikri geçen bu peygamberin Hz. İsa ve Hz. Yuşa (as) olma ihtimalleri ise kat’iyyen mümkün değildir. Zira bu peygamberler İsrailoğullarındandır. Ayrıca birçok meselede Hz. İsa (as) yeni herhangi bir hüküm getirmemiş, sadece Hz. Musa (as)’ya ittiba etmiştir. Hz. Yuşa’nın ise Hz. Musa’ya benzemediği gün gibi âşikardır. Çünkü o, yeni bir şeriatla gelmemiştir. Halbuki “Doğrusu biz size hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. Nasıl ki, Firavun’a da bir peygamber göndermiştik.” (Müzzemmil, 73/15) âyeti de Hz. Musa ile Efendimiz arasındaki benzerliği beyân etmektedir. Aslında daha ötesinde bir delile de ihtiyaç yoktur.

3) Diğer özellikleri

Tevrat’tan 3. âyet; Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Selâm ve Ka’bu’l-Ahbâr (r.anhüm) ki, bunların üçü de geçmiş kitapları en iyi bilen insanlar olarak şöhret yapmış zatlardır. Kendi devirlerinde, o günkü kadar tahrife uğramamış Tevrat’ta şöyle bir âyet bulunduğunu naklediyorlar:

“Ey Nebi! Biz seni şâhid, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmîlere sığınak olarak gönderdik. Sen Benim kulum ve elçimsin. Sana “Mütevekkil” adını verdim. O, haşîn ve kaba değildir. Çarşılarda yüksek sesle bağırıp çağırmaz. Kötülüğe kötülükle mukabele etmez. Fakat affeder, bağışlar. Allah O’nunla eğri bir milleti ‘lâilâheillallah’ demek suretiyle doğrultuncaya kadar O’nun ruhunu kabzetmez.” (Buhari, Büyû 50; Müsned, 2/174)

Şimdi düşünelim. Tevrat’taki bu hitap kimedir? Derinlemesine bir tahlile ihtiyaç dahi duymadan, âyetin zâhiri mânâsı bu hitabın gelecek bir peygambere ve peygamberler içinde bizzat Hz. Muhammed’e (sas) yapıldığını göstermektedir. O, bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamberdir. Ve bu mevzuda sanki âyet O’na şöyle demektedir:

Seni bütün insanlığa, doğru yolu müjdeleyici ve onları eğri yolun encamından da sakındırıcı bir beşîr ve nezîr olarak gönderdim. Sen fenalıklara göğsünü gerecek ve insanların, gidip cehennem çukurlarına düşmelerini engelleyeceksin. Aynı zamanda bu eğri büğrü, dolambaçlı yollarda karanlık içinde kalmışlara, bir ışık olacak ve ellerinden tutup, onları cennete ve Cemalullah’a kavuşturacaksın.

Seni cahiliyye devrinin ümmî cemaatına bir hırz, bir sığınak olarak gönderdim. Sana uyandıkları zaman korunacak ve kollanacaklar.. Ve yine sana dayandıkları müddetçe varlıklarını sürdürebilecekler. Sen Benim kulum ve Resûl’ümsün -Evet, bizler de tahiyyatımızda hep O’nun kulluğunu ve risaletini dile getiriyoruz- Ben sana “Mütevekkil” adını koydum.

Cihan senin karşına dikilse ve sen de onlarla yaka paça olmak zorunda kalsan, yine zerre kadar sarsıntı geçirmezsin. Evet, her peygamberin kendine göre bir tevekkül ufku vardır. Ama sen bu hususta bir başkasın. Onun içindir ki, Ben sana “Mütevekkil” dedim.

Sonra da hitap gayba dönüyor ki buna iltifat diyoruz:

“O öfkeli, etrafını kıran bir nefret insanı değildir. Aksine O bir edep, vakâr, ciddiyet ve temkîn insanıdır. O, sokaklarda bağırıp çağırmaz. Çünkü bu tür dikkat çekme gayreti, bir zaaf ve bir gurur alâmetidir ki, O böyle mezmûm sıfatlardan münezzeh ve müberrâdır.”

Kötülüğe asla kötülükle mukabele etmez. Bir bedevi gelir, cübbesinden tutup sarsar ve küstahça “Hakkımı ver!” derdi de sahâbeyi çıldırtan bu türlü hareketler, o şefkat âbidesini tebessüm ettirir ve “Bu adama istediğini verin.” buyururdu.

Tevrat’ın bahsettiği Nebi kimdi?

O’nun Refik-i A’lâ’ya yükselişi, din tamamlanıp O’nun vazifesi sona erince olacaktı. Yetiştirdiği insanlar, hakkıyla O’nu temsil edecek seviyeye gelince, O, insanlar arasından ayrılıp hakiki dostun huzuruna gidecekti. Çünkü dünyaya ait vazifesi ancak o zaman bitmiş olacaktı. Evet, Tevrat O’nu böyle anlatıyordu, O da vakti gelince hayat-ı seniyyeleriyle bunu temsil ediyordu. Doğrusu orada anlatılanlar, bizzat Allah Resûlü’nün yaşadığı hayat tarzıydı. Öyleyse Tevrat’ın bahsettiği bu şanı yüce nebî kimdi? Tarihte bu anlatılanlara denk hayatı olan bir başkası var mıydı? Elbette ki hayır! Öyle ise bahsedilen insan ancak Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dı!

M. Fethullah Gülen

269195_229693873718667_3997495_n

“La ilahe illallah” diyenler “Muhammedun Resûlullah” da demeli. Artık bugün eşya ve hâdiseleri didik didik eden pek çok kimse mutlak hakikat olan Allah’a ulaşma yolunda, buna karşılık pozitivizm ve rasyonalizmin getirmiş olduğu “inkâr-ı ulûhiyet” anlayışı da yavaş yavaş yıkılıyor. Batı âlemindeki ferdi hâdiselerle başlayan, yani James Jean, Eddington, Einstein gibi kimselerin dine yönelişi, şimdilerde kitlevî hüviyet kazanmak üzere.. Fakat ben ne kadar arzu ederdim, “La ilahe illallah” diyen bu insanlar, “Muhammedun Resûlullah” desin ve tam kurtuluşa ersin! Meselâ, Jean deli gibi âşık bir insan. Ama Muhammedî vapura binememiş. Eddington, astro-fizikçi. James Jean Pakistanlı bir dostundan “Allah’tan hakkıyla korkan âlim kullardır.” ayetini duyunca “Bu başka değil, bu bir Allah kelâmı…” itirafında bulunur; bulunur ama bu Hz. Peygamber’i de ikrar anlamına gelir mi? Bunu bilemeyeceğim; ama Einstein bu kâinâtı, içinde işleyen müthiş nizam ve ahengi görüp de Allah’ı kabul etmemeyi aptallık sayar. Fakat o da Hz. Muhammed (sas)’in kaptanlığını yaptığı gemiye binemeyenlerden biri. (Fasıldan Fasıla, 2/255-56).

Her şey asıl üzerine kurulur

İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Diğerleri bu usûl üzerine bina edilir. Buna göre “Lâ ilâhe illallah; Muhammedün Resûlullah” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, “olmasa da olur” gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir. (Prizma, 2/162)

Tek dileğimiz şefaat-i Resûl’e nail olabilmek

Günah ve hataların ötesinde Cenâbı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’la Sana geliyorum.” demeli. Sekerât-ı mevtte recaya sığınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir (sığınılacak yerdir), rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır. (Kırık Testi, s.111)

“Muhammedün Resûlullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir

Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketiyle kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih Suresi’nin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Ayet, “Muhammedün Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Efendimiz’in (sas) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimiz’in (sas) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. (Prizma, 3/120-21)

M.Fethullah Gülen

 

383033_298998376788216_227624189_n

Bir tarafta Medine’de üslenen ve her geçen gün güçlenen Müslümanların kendi geleceklerini tehdit etmesi ve ticaret kervanlarının tehlikede olmasını bahane eden müşrikler, diğer tarafta birçok zorluk ve zulümlere maruz kalarak İslam uğruna her şeylerinden vazgeçerek Medine’ye hicret eden Müslümanlar vardı.

Savaşın başlamasına, Ebu Süfyan’a ait bir ticaret kervanına Müslümanlar tarafından yapılmak istenen bir baskın vesile oldu. Müslümanlar bu baskınla Mekke’de el konulan mallarının karşılığını almak niyetindeydiler. Kervanının basılacağını, habercilerinden öğrenen Ebu Süfyan’ın derhal Mekkelilere haber göndermesi üzerine, müşrikler bir ordu teşkil ederek yola koyuldular. Bu arada Ebu Süfyan yolunu değiştirerek kervanını Müslümanların elinden kurtararak Mekke’ye ulaştı. Kureyş’in kervanı kurtulmuştu; ama savaş için çıkılan yoldan geri dönülmüyordu.

Ebu Cehil, Kureyş ordularının komutanı idi. Onun İslam düşmanlığı çok eskilere dayanıyordu. Emrindeki ordunun sayısı 1.000 kişilik bir kuvvetti. Bedir Vadisi’ndeki İslam ordugâhında 313 kişi vardı. Bunların bir kısmı ensardan, diğer kısmı ise muhacirlerdendi. İşte şimdi kendilerine bunca zulmü reva gören müşrik orduları karşılarında idi. Karşılaşan iki ordu (17 Ramazan 2, 13 Mart 624) gerek sayı, gerek ekonomik, gerekse silahlı güç bakımından dengede değildi.

İşte o anda Allah’ın yardımı yetişti

Kureyş’ten üç cengaver; Utbe b. Rebîa, oğlu Velid ve kardeşi Şeybe olmak üzere ortaya çıkarak “Karşımıza kim çıkacak?” diye İslam ordularına seslendiler. Bu meydan okuyuşa karşı Peygamberimiz (sas) Hazreti Hamza, Hazreti Ali ve Hazreti Ubeyde’yi meydana çıkardı. Bu amansız mücadelenin arkasından üç müşrikin de öldürülmesiyle ilk cenk nihayete erdi.

Hz. Muhammed (sas) Bedir’de savaşın başlayacağı sırada, secdeye kapanıp Allah’a yönelerek O’na, yardımını esirgememesi için dua ettiğinde fem-i mübarekinden şu sözler dökülüyordu: “Ey Allah’ım! Şayet şu küçücük ordu eriyip giderse sana yeryüzünde artık ibadet edecek kimse kalmayacaktır…”

Daha sonra iki ordu birbirine girdi. Kuvvet, güç ve hücum ile iman ve savunma arasında kıyasıya bir cenk başladı. Müslümanların küçük bir orduyla bu güce karşı koymaları kolay değildi. İşte tam o noktada Allah’ın yardımı yetişti. Bu yardım Kur’an’da bizzat zikredilmiştir (Al-i İmran, 123-127) Savaş sona erdiğinde Müslümanlar kesin bir zafer kazanmışlardı. Ebu Cehil’in de aralarında bulunduğu 70 kişi öldürülmüş, Müslümanlar ise14 şehit vermişti. Ayrıca bazı ileri gelenleri de dahil olmak üzere bir grup müşrik esir edildi.

“Ey Ebû Cehil, ey Utbe, ey Şeybe!”

İslâm ordusu, Bedir’de savaştan sonra üç gün daha kaldı. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), son gece, ay ışığının çölü gündüz gibi aydınlattığı bir sırada müşriklerin atıldığı kuyuya doğru yürüdüler. Ashab da peşinden yürüdü. Fakat, Allah Resulü’nün nereye gittiğini tahmin edemediler… Merakları, Efendimiz’in, müşrik ölülerinin dolu olduğu kuyu başına gelmesine kadar devam etti. Kuyudaki ölüleri tek tek, isim isim sayarak hitap buyuruyordular: “Ey Ebu Cehil Amr bin Hişam! Ey Utbe bin Rebia! Ey Şeybe bin Rebia! Ey Nevfel bin Huveylid! Ey Huzeyfe bin Ebi Huzeyfe… Siz, Peygamberinize karşı ne kötü bir kavimdiniz. Siz beni yalanladınız; başkaları doğruladı. Siz beni evimden ve yurdumdan ettiniz; başkaları bana destek oldular. Siz benimle savaştınız; başkaları beni size karşı korudu. Siz, Rabb’inizin size vaat etmiş olduğu azaba kavuştunuz mu? Ben, Rabb’imin bana vaat ettiği yardım ve zafere kavuştum!

Ashab-ı Kiram, Sevgili Peygamberimizi hayretle takip ediyorlardı. Zira böyle bir hadiseyi ilk defa yaşıyorlardı. Hazreti Ömer sordu: “Ya Resulallah! Ruhsuz cesetlere, kokmuş leşlere mi sesleniyorsunuz? Peygamberimiz, arkadaşlarına dönerek buyurdular ki: “Muhammed’in varlığı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Ancak onlar cevap veremezler!” Ashab bu sözler üzerine iliklerine kadar ürperdi.

Mustafa Aydın

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com