Oruç Archive

sevval

Alimler 6 günlük Şevval orucu üzerinde dururken birçok hikmete değinir. Bunlardan ilginizi çekeceğini düşündüğüm hususları özetle sıralayayım:

1. Bir amelin kabul edilip edilmediğinin alameti, hemen arkasından yaptığımız işle belli olur. Eğer herhangi bir salih amelin arkasından bir başka salih amel işlemeye muvaffak kılınmışsak, bu, ilk işlediğimiz salih amelin makbul olduğunu gösterir. Hemen sonra üçüncü olarak işleyeceğimiz salih amel de ikinci sırada işlediğimiz amelin makbuliyetinin göstergesi olur ve bu durum zincirleme bu şekilde devam eder. Eğer bir salih amelin arkasından bir ma’siyet işlemişsek, bu da o salih amelin kabul edilmediğinin göstergesi olur.

Dolayısıyla Ramazan orucunun makbuliyeti de Şevval ayında tutacağımız 6 gün orucu ile tezahür edecektir.

2. Salih amel işlemeye muvaffak kılınan kimse, bu tevfik için de şükretmek durumundadır. Zira Allah Teala’nın yardım ve tevfiki olmasaydı, hiç birimiz Ramazan orucunu tutma imkânı bulamazdık.

Büyük zahid Vüheyb b. el-Verd[1]amellerin sevabı hakkında kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap vermiş: “Amellerin sevabını sormayın; salih amel işlemeye muvaffak kılınan kimsenin eda etmesi gereken şükrü sorun.”[2]

Öyle ya, Ramazan boyunca oruç tutamayacak şekilde hasta olabilirdik veya oruca engel başka bir manimiz bulunabilirdi. (Bu durumda olanlar için hayır dualarımızı da eksik etmeyelim.)

İşte Şevval orucu da, Ramazan orucu tutmaya muvaffak kılındığımız için eda etmemiz gereken şükrün bir göstergesidir.

3. Nasıl ki hemen her farz namazın önünde ve arkasında, farzlarda oluşabilecek eksiklik ve kusurları kapatacak ratibeler (sünnet namazları) var; Ramazan orucu için de Şaban ve Şevval oruçları ratibe mesabesindedir. Ramazan orucunda meydana gelmiş olabilecek kusurlar Şevval orucu vesilesiyle giderilir ve böylece Ramazan orucu kemal bulur.

Ebubekir Sifil Hoca
“Ve Bayram” adlı makaleden…

[1] Biyografisi için bkz. Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, VIII, 140 vd.

[2] İbn Receb, Letâifu’l-Me’ârif, 395.

http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_zilhicce-ayinin-ilk-10-gunu-ile-rabbinize-yaklasin_2002770.html

zilhicce Yapılan amellere 700 misli sevap verilen zilhicce günleri başlıyor. Ayette üzerine  yemin edilen bu kutlu 10 gece için, Peygamber Efendimiz (sas) de tesbihi  (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (Lâ ilâhe illâllah) ve tekbiri (Allah-  u Ekber) çokça söylemeyi tavsiye ediyor.

 Zilhicce ayının ilk 10 günü ile Rabb’inize yaklaşın! 

Peygamber Efendimiz (sas)’in “Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur.” dediği o günlere girmek üzereyiz. Kurban Bayramı’nın 1. gününe kadar sürecek bu kutlu zaman dilimini ibadetlere daha da özen göstererek değerlendirmek çok önemli.

  Maneviyata duyarlı sineler, hüzünle ayrıldığı Ramazan’ın ardından şevvalde altı gün oruçlarıyla hasret giderse de, zilhiccenin ilk on günüyle âdeta teselli bulur. Bir nevi Ramazan’ın devamı gibi olan bu günler, “Ramazan’ı hakkıyla ihya edebilseydim…” diye yanan sinelere muhteşem bir fırsattır. Allah (cc) Recep, Şaban, Ramazan ayları ve Regaip, Miraç, Berat, Kadir gecelerine, Zilhicce’nin ilk on gecesini ekleyerek kâmil insan olabilme adına bizlere bir kutlu zaman dilimini daha lütfediyor.

    İlahiyatçı yazar Dr. Selman Kuzu, “Zilhiccenin ilk 10 gecesi, bizim farkında olmadığımız fakat Rabb’imizin yemin ederek önemine dikkat çektiği gecelerdir.” dediği bu kutlu zamanları dua, tevbe ve istiğfar günleri olarak değerlendirmenin önemli olduğunu vurguluyor. Kuzu, “Hac günlerinin feyiz ve bereketinden istifade etmeli. Bu kutlu zaman diliminin bereketi sadece hacca gidenlere ait değil. Gidemeyenler de, Zilhicce’nin ilk on gecesini bulundukları coğrafyalarda değerlendirerek günahlarının affına kapı aralamalıdır.” diyor. İlahiyatçı yazar, Efendimiz’in (sas) de mümkünse bugünlerin oruçlu geçirilmesini tavsiye buyurduğunu ifade ederek, “Zilhicce’nin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir Gecesi’ni ihya etmeye bedeldir.” hadis-i şerif’ini hatırlatıyor.

 

Bu on günü nasıl değerlendirebiliriz?

Her şeyden önce beş vakit namazı asla ihmal etmemeli; kuşluk, evvabin, teheccüd gibi nafile namazlarla da Allah’a yaklaşmalı.

Peygamber Efendimiz’in (sas) hiç terk etmediği Zilhicce’nin ilk on gün orucunu biz de kaçırmadan tutmaya gayret etmeliyiz.

Bu on gecede daha az uykuyla idare edip maç, dizi gibi televizyon programları ve internet gibi uğraşlarla bu kutlu vakitleri değerlendirmekten geri durmamalıyız. Zamanımızı Kur’an-ı Kerim okuyarak, tevbe istiğfar çekerek, evrad-ı ezkar ve dua ederek geçirmeye gayret etmeliyiz.

Bugünlerde sağlığımıza dikkat edip, ibadet ve evrad-ı ezkardan geri kalmamalıyız.

Eğer mesaiye bağlı bir işimiz yoksa bu on günü sanki i’tikafa girmiş gibi dolu dolu değerlendirmeli, bunun mümkün olmadığı durumlarda da izin ya da tatil günlerini oruç ve ibadetle geçirmeye gayret etmeliyiz.

Bu 10 günün özellikle arife gününe denk gelen 9. gününü bayramlık ve kurbanlık alışverişiyle zayi etmemek için, hazırlıklarımızı önceden yapmaya gayret etmeliyiz.

Bu kutlu zaman dilimlerinde kişiyi meşgul edecek misafirlik, yolculuk ve yorucu işlerden uzak durmalıyız.

Efendimiz’in de (sas) tavsiye buyurduğu gibi Sübhanallah, Elhamdülillah, Lâ ilâhe illâllah ve Allah-u Ekber’i çokça söylemeliyiz.

Zeynep Kırşan

Dua

İslam ümmeti tıpkı bir saat gibidir, bir saatin parçalarını düşünürsek saatin her parçasının ayrı bir görevi vardır. En küçük parçasına kadar görev sahibidirler. Nasıl ki saatin bir parçası işlev görmezse saat çalışmaz durur. Ümmet de öyledir. Küçüğü, büyüğü, yaşlısı, genci, okumuşu, okumamışı yoktur, herkesin farklı ama bir görevi vardır. “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor” diyor Rabbimiz.

Şartlarımız ne olursa olsun ister Mısıra sultan olalım, ister dağ başında çoban olalım, ister hasta ister yolcu, nasıl ve nerede olursak olalım, eğer müslümanım diyorsak bu görevi yüklenmişiz demektir. Artık İslam’ın bütün emirlerinden sorumluyuz demektir. Biri görevini aksatacak olursa ümmet parçalanmaya yüz tutmuş demektir.

İslam ümmeti olarak kendimizi ifade edemiyoruz, ispatlayamıyoruz, kanıtlayamıyoruz. İslami anlamları temsil edemiyoruz. Asrımızda müslümanca düşünme özgürlüğü var, fakat müslümanca yaşama özgürlüğü yoktur. Mümin gönülleri birbirine bağlayan bağ kuşkusuz ki iman ve takva esasından kaynaklanan kardeşlik bağıdır. Örneğin namaz kılarken Kâbeye yöneliyoruz, nedenini hiç düşündük mü acaba? Neden herkes aynı yöne doğru namaz kılıyor? Farklı yönlere de yönelebiliriz aslında… Ne de olsa Allah her yerde… Ya da neden cemaatle namaz kılmak, yalnız namaz kılmaktan yirmi yedi kat daha sevap? İşte bunların tek sebebi kardeşliğin, bir ümmet olduğumuzun bilincinde olmamızdır. Kâbe’nin etrafında namaz kılanlar, bir halka oluşturuyor ve bu halka giderek büyüyor, bu halkayı bulunduğumuz yere kadar çekersek her namaza durduğumuzda biz de bu ümmetin bir halkasının içinde oluruz.

Eğer biz de bu halkada yer almış isek, kendimizi bu ümmetin bir parçası olarak görüyor isek, bize de düşen bazı görevler var demektir. Herkes kendi üzerine düşen görevi yerine getirirse neden ümmet parçalansın ki? Mesela hemen şimdi kendimizden, ailemizden, komşularımızdan başlayarak yerine getirebiliriz görevlerimizi. Zaten her Müslüman kendi görevinin ne olduğunu gayet iyi biliyor, neleri yapması gerektiğini, neleri yapmaması gerektiğini çok iyi biliyor. Ama maalesef bahanelerin arkasına sığınmakla çıkış yolu arıyor kendisine. Gayrimüslimler bile bizden daha iyi biliyorlar dinimizi. Bile bile inkâr ediyorlar işte.

Oruç da birliğin bir delilidir acıyı ızdırabı meşakkatleri paylaşıyorsun, yılın bir ayı nerede olursan ol kim olursan ol eğer müslümansan oruçlusun. Aynı hareketleri aynı kuralları yerine getirirsin. Fıtır sadakası, zekât, her anıyla, Ramazan ayı, kardeşliğin pekişmesi için büyük bir fırsattır. İslam’ın beş şartı var ve her bir şartı ümmetin birliği için birer fırsattır, değerlendirmesini bilenlere.

İslam ümmeti çok çileler çekti ve hala çekmektedir bunun sebebi biz Müslümanlarız. İslam kardeşliğini pekiştiremedik, dünyevi çıkarlarımızı önceledik, tabi bir de siyasi yönü var parçalanışımızın sebeplerinin arasında.İslamı sevmeyen zihniyetlerin böl – parçala, yut prensiplerine kurban gittik ne yazık ki. Fark etmedik üzerimizde oynanan oyunları, parçalandığımızı, dağıldığımızı ve giderek güçsüzleştiğimizi ya görmedik ya da görmezden geldik.

Neyleyim kan bağı olan ama dostluğu olmayan kardeşliği? İman bağı yoksa eğer, neyleyim derdime dertdaş yoluma yoldaş olmayan kardeşi? Nuh (a.s) bile, oğlunu gemiye alamıyorsa “o senden değildir” ikazıyla karşılaşıyorsa, ben nasıl dostumdur, kardeşimdir, can yoldaşımdır diyebilirim ki? İman bağımızın olmadığı kişiler için bunlar kardeş değil, ancak kardeş olmaya davet edebileceğim insanlar olabilirler.

Belki parayla bağlı olduğumuz veya soy soptan kaynaklanan kardeşlerimiz vardır, lakin bunlar geçicidir. Paran biterse dostluk da biter, şan şöhretin biterse dostluğun da biter. Maddi bağlılıklar ancak bir yere kadar tutar insanları bir arada… Ama iman bağı sonsuza dek devam eder.

Dualarda buluşmak, namazlarda buluşmak oruçlarda, hacda buluşmak, hüzünlerde, sevinçlerde buluşmak, kendi güzel, gönlü güzel, inandığı değerleri güzel olan insanlar içindir. Ve dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir birlik ve buluşma yoktur. Bazı değerlerse öyle değersizlere veriliyor ki acıyorum o değeri heba edenlere…

İnançlarıma saygısı olmayana asla değer veremem, değer verdiğin sana ve inancına değer vermiyorsa bırak kendi değeriyle kalsın.

Kevser Güçkılıç

ramazan 1Ramazan düşünceleri…

Gaflet

Allah-u Zülcelâl, bir ayet-i kerimede kendisini zikretmemizi ve gafillerden olmamamızı emrediyor: “Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Sakın gâfillerden olma!” (A’râf; 205)

Tasavvuf yolunda sık sık karşımıza çıkan gaflet kelimesi mana olarak; insanın kalben duyarsız, Rabbinin onu görüp durduğundan habersiz olması, gamsızlık, umursamazlık gibi manalara gelir.

Kuran-ı Kerim’de (iman etmeyenlerin) gafletiyle ilgili ayetlerden birinde şöyle buyrulur: “Kalpleri vardır, bununla kavrayıp anlamazlar; gözleri vardır, bununla görmezler; kulakları vardır, bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.” (A’râf; 179)

Ayetlerden anlayabildiğimiz kadarıyla gaflet, kişinin kalbinde katılık, anlayışında kıtlık ve tefekkür yeteneğinde bir zafiyettir. Öyle ki, kendilerine çok önemli ikazlar yapıldığı halde, umursamazlık hallerinde bir değişiklik olmaz. Ta ki gözünden perde kalkıncaya kadar… O zaman kişi, derin bir uykudan uyanmış gibi gözünü açar ama ne fayda…

“And olsun, sen bundan (diriltileceğinden, hesaba çekileceğinden) gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp kaldırdık. Artık bugün görüş gücün keskindir.” (Kaf; 22)

Gaflet, insanın kalbine musallat olan hastalıkların en yaygınıdır. Farklı şekilde olsa da inkârcılar ve günahkârlar kadar, iman ehlini de tehdit eden bir sıkıntıdır. Birçok zaman, mümin kullar da hayatın tekrarları içinde kalbî diriliklerini yitirir, uyuşukluğa dalarlar.

Mümin toklukla gaflete düşer

Ekseriyetle, kişinin dünya hayatında rahat içinde olması, bir sıkıntıya uğramaması, gaflet perdesini kalınlaştırır. Kalp doktorları olan tasavvuf büyüklerinden Ebû Süleyman Dârânî Hazretleri, bu konuyu tespit sadedinde şöyle demiştir: “Mide dolu olunca, kalbi gaflet basar ve insan, Rabbini unutur.”

Midenin dolu olması, insanda bir rehavet hissine sebep olur. Açlığın verdiği sıkıntı insanı gerginleştirirken, içinde bulunduğu hali sorgulamasını ve üzerindeki nimetleri düşünmesini sağlar.

Bugün, bütün dünyayı günahların ve inkârın istila etmesiyle, modern dünyanın sunduğu konfor ve tokluk arasında yakın bir alaka vardır.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, bol gıda üretimi mümkün olunca kıtlık ve yokluk, dünyanın büyük bir bölümünde önemli ölçüde azalmıştır.

Hatta birçok ülkede, ihtiyaç dışında çeşit çeşit lezzetli gıdalar, içecekler, sarhoşluk veren maddeler, geniş kitlelerce tüketilmektedir.

Kendileri rahatlık içinde yaşayan bu insanlar, sanki bir tüketim robotuna dönüşmüş, kendileri dışındaki hiçbir şeyi umursamaz olmuşlardır.

Gerçekten de modern insan, şehir hayatının konforu içinde mekanikleşmiştir. Artık her sabah yatağından kalkınca ne yapacağı bellidir. Doğru mutfağa girer; alışkanlığına göre, çayını, kahvesini, vs. kahvaltısını hazırlar. Gün boyunca da düzenli olarak, öğün vakitleri birbirini izler. Temel öğünler arasında da bir şeyler içer, atıştırır, tiryakisi olduğu maddeleri kullanır.

Günler birbirini takip eder, kişi hep o rutinin içindedir. Öyle ki artık yediği içtiği veya kullandığı maddelerin, asıl maksadını bile unutmuştur.

Belki de artık onlara ihtiyacı yoktur. Mesela, artık yaşlanmıştır, bu kadar kuvvetli yemeğe ihtiyacı kalmamıştır. Artık emekli olmuştur,

sabahları iş hayatına hazırlanması, çay kahve içmesi gerekmemektedir. Ama artık o maddeleri tüketmek onun için huzur veren rutin bir alışkanlığa ve hayatın tadı tuzu haline gelmiştir. Doktoru yasaklasa bile kullanmadan edemez hale gelmiştir. Bu, üretim tüketim kısır döngüsü içinde, yaratılış gayesini düşünmek de aklına gelmez.

Hatta ne yazık ki Müslümanlar da bu çemberin içine sıkışmıştır. Ta ki Ramazan gelip alıştığımız rutini durdurana, hayat tarzımızı alt üst edene kadar…

Ramazan bir devrim ayıdır

Ramazan ayı, hayatını ibadetle, zikirle irfan ve muhabbetullah ile manalandırma peşinde olmayan, gafil bir Müslümanın bile hayatını değiştirir. Onun o mekanik hayatını duraklattırır, düzenini tersine çevirir. Böylece alışkanlıktan gelen o gafleti dağıtır.

Ramazan orucu, henüz acıkmaya bile fırsat kalmadan, birbiri ardınca önümüze konulan sofraların birkaçını kaldırınca, akşamları iftarda en azından acıkarak ve muhtaçlığımızı hissederek yemek yemeyi tecrübe ederiz.

Böylece insan durup düşünebilir ve “Ben her gün robotlaşmış bir şekilde, beni doyuran Rabbimden gafil bir şekilde, aklım geçici dünya işlerinde dolaşırken, lokmaları peşi peşine mideye indiriyordum. Ama şimdi hissediyorum ki aslında ben bu lokmalara ne kadar muhtaç imişim. Peki, önüme bu sofraları koyan Rabbime karşı kulluk borcumu ödüyor muyum? Muhtaçlığını göstermeden, bunları bana ihsan edene karşı nasıl bir kulum?” diye kendine sorabilir.

Gerçekten de modern dünyada bizler öyle bir konfora sahip olmuşuz ki, trafik ve iş kazaları, ihtiyarlık, hastalık ve benzeri birkaç sıkıntımız da olmasa neredeyse hiç acı çekmeyeceğiz, hiç mahrumiyet yaşamayacağız. ramazan-ayı

  Nefsin konfor düşkünlüğü

Konfora, rahata tutkun olmuşuz, bu konforun da amacını unutmuşuz. Oysa Rabbimiz bize bu nimetleri vermiş, akıl vermiş, emrimize her şeyi musahhar kılmışken, bize düşen, bunları zayıflarla paylaşmak, ihtiyaç sahiplerinin ayağına sermek, bu arada da ihtiyacımızla yetinip bir yandan asıl hayat gayemize yönelmek değil mi? Ne yazık ki bunu çok az hatırlıyoruz. Hatırlasak da hakkıyla yerine getiremiyoruz.

Neden? Çünkü nefislerimizin aç gözlülüğünü, cimriliğini kıramıyoruz. Biraz düşünelim, orta gelirli herkesin mutfağı, buzdolabı, tıka basa nimetle dolu. Biraz eksilince de marketlerdeki binlerce çeşit üründen hangisini beğeniyorsak onunla takviye ediyoruz. Biraz üşüsek bir düğmeye basıp ısınıyoruz, biraz terlesek bir düğmeye basıp serinliyoruz. Bir yere gitmek istesek, türlü türlü vasıtalar elimizin altında.

Dünyanın her yerinden haber getiren götüren araçlara sahibiz. İtiraf edelim, Firavunların sahip olmadığı konforun içindeyiz. Öyleyse nefsimiz firavunlaşmasın da ne yapsın?

İnsan vücudu, zaman zaman aç kalabilecek şekilde, ihtiyaç fazlasını depolamaya müsait yaratılmış. Ama biz, Ramazan da olmasa hiç depodan yakmayacağız. Hatta açlıktan ölecekmişiz gibi, iftar ve sahurda öyle sofralar hazırlıyoruz ki ona da fırsat tanımıyoruz. Bu yüzden; damarlarımız tıkanıyor, kalplerimiz hem zahiri manada hem manevi manada katılaşıyor. Eğer Ramazan da gelmese, “Açlık mı? O da ne ki? Canım ne olacak birkaç gün aç kalmakla!” diyeceğiz.

İftara yakın saatlerdeki o halsizliği, baş ağrısını, iç kazınmasını da hissetmesek, “Açlık zordur ya, biz birkaç saat sonra iftar edeceğimizi bildiğimiz halde zor dayanıyoruz. Gözümüz saatte kalıyor, olmayanlar ne yapsın!” demeyeceğiz.

Oruçla tefekkür damarları açılıyor

Orucun getirdiği o rikkat-i kalp (kalp inceliği) olmasa belki ağlamayı büsbütün unutacağız. Belki elimizi açıp, “Ya Rabbi! Mahşer gününde aç, susuz, perişan olmaktan sana sığınıyoruz. Ne olur bize ikram et. Bu dünyada iyilik yapmaya müyesser kıl, ahirette de mükâfatını bahşet” demeyi akıl edemeyeceğiz.

Bir yardım kuruluşunda çalışanlar anlatıyor: “Hayırsever iş adamlarını, yardıma muhtaç kişilerin yanına götürüp onlarla birlikte sofraya oturtuyoruz. Onlarla birkaç saat olsun bir arada kalıp hayat şartlarını, acılarını paylaşmalarını sağlıyoruz. O zaman ikna oluyor, büyük ve düzenli yardımlar yapıyorlar. Yoksa ne kadar anlatsak, ne kadar video çeksek, göstersek o etkiyi elde edemiyoruz. Yaşamayan insana hikâye gibi geliyor. O mahrumiyetin birazını olsun tatmaları gerekiyor.”

İşte Ramazan da bize bunun bir nev’ini yaşatıyor; o mahrumiyeti tatmayı…

İslam’da, zayıfların, gariplerin yanında bulunmak, onların halleriyle hallenmek önemli bir esastır. Hem bu, sadece yardımseverliğin devamı açısından değil, kişinin kendi üzerindeki nimetleri fark etmesi için de bizzat ihtiyacı. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberimize ilk iman eden o yoksullar, gariplerle birlikte oturmaya “sabretmesi” emrediliyor. Çünkü bu, gerçekten de sabır ister…

Nefse oruçla hâkim olunur

Bir telefonla yardım kolisi gönderip sonra yine evinin konforuna dönmek, çeşit çeşit nimetlerle dolu sofralara oturmak, hiçbir zaman yoksullarla devamlı hemhal olmaya benzemez. Tasavvuf yolunda terakki etmek isteyenler, tacı tahtı terk etmişler, yollara düşmüşler, insanların arasına karışıp onların kahrını çekmişlerdir.

Bizim de eğer tasavvuf diye bir iddiamız varsa, evlerimizi, buzdolaplarımızı, sofralarımızı, Ramazan’da olsun, biraz yoksul evlerine benzetmeyi bilmemiz gerek. Çünkü nefis, alıştığı nimetlere şükretmeyi akledemez. Onu biraz olsun alıştığı nimetten mahrum edersek ancak o zaman şükretmeyi hatırlar.

Derler ki, adil halife Ömer bin Abdulaziz her gün arpa ekmeğini zeytinyağına batırıp yiyormuş. “Her gün aynı yemekten bıkmıyor musun?” diye soranlara: “Nefsim buna isyan ederse birkaç gün aç bırakıyorum, o zaman buna razı oluyor” dermiş.

İşte, oruç da bizde bu tesiri yapmalı. Ramazan’da orucu tattırarak, Ramazan dışında da israfa ve gaflete düşüren lüks ve konfora karşı oruçlu olmayı nefsimize öğretmemiz lazım ki maddiyatı aşmayı başarabilelim. Yoksa maddi açıdan uygarlaşan, ama manevi açıdan medeniyetin nihai gayesine erişemeyen, vahşi robotlara dönüşeceğiz!

Başta kendi nefsime söylüyorum, eğer ibadet yapmak için, hayır hasenat yapmak için nefsimize söz geçiremiyorsak sebebi, onu fazlasıyla semirtip tepemize çıkarmamızdır.

Derler ki Hz. Ali’nin (kerramellahu veche) iftar etmek için kuru ekmekle dolu bir torbası vardı. Onları süte batırarak ıslatır ve böylece iftar ederdi. Oğulları ona merhamet edip de ekmeğin içine yağlı ekmek karıştırmasın diye, bu torbanın ağzını bağlardı.

Onlar böyle davranıyorlardı ki, nefisleri kırık olsun, ona kolayca hükmetsinler… Biz de eğer onları seviyorsak, onlarla beraber olma ümidi taşıyorsak, Ramazan vesilesiyle biraz olsun üzerimizdeki maddecilik kabuğunu kırmalı, manevi tarafımıza nefes aldırmalıyız…

Hatice Kübra Ergin

oruç

Oruç perdedir. Biriniz bir gün oruç tutacak olursa kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa ben oruçluyum desin ve ona bulaşmasın.

(Buhârî ; Savm, 2, 9 )

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com