Sabır Archive

mutluluk

Tasasız bir hayat mı?
Yoksa talihsiz olaylar karşısında moral gücümüzü korumak mı?
Hayaller kurup mutluluğu bulacağımız günü beklemek mi?
Yoksa küçük şeylerden güzellikler süzmek mi?
Hayatı sürekli sorgulamak mı?
Yoksa olduğu gibi kabullenmek mi?
Bütün özlemlere kavuşmak mı?
Özlemenin içindeki gizli mutluluğu keşfedebilmek mi?
Her dilediğimize sahip olmak mı?
Yoksa sahip olduklarımızla yetinmek mi?
Sahi neydi mutluluk can
Niye kimse mutlu değil hayatından
Zengin mutsuz, fakir mutsuz,
Yaşlı mutsuz, genç mutsuz
Mutsuz kere umutsuz
En ürkütücü olanı
Çocuklar mutsuz
Hatırlar mısın geçmiş bayramları
Alınan ayakkabıyı başucumuza koyar da günlerce seyrederek uyurduk
Ve bu mutluluk diğer bayrama kadar sürerdi
İnsan neden mutlu olamaz can…
Çoğu zaman bir el uzatımlığı kadar yakınken
Sayısız nimetlere sahipken
Bir yerde yanlış yapmıyor muyuz?
Çok mu gelecek kaygısı taşıyoruz
Acaba çok şey istediğimiz için mi bizden uzaklaşıyor
Neden “teşekkür ederim bu benim için yeterli” diyemiyoruz
Başkalarında olmayıp bizde var olan şeyleri düşünmüyoruz
Ve elimizden kayıp gitmeden kıymetini bilmiyoruz
Mutluluk veya mutsuzluk sadece yazgıyla mı ilişkili
Eğer mutsuz isek bizim hiç mi suçumuz yok?
Bir varmış bir yokmuş misali yaşanan hayatta
Hiçbir yere sığmıyoruz, hep arayış içindeyiz, durup soluklanmıyoruz
En büyük yenilgilerimizi hırslarımıza, arzularımıza karşı yaşıyoruz
Yani şu hayatta
Sevinçten yüreğimizin taştığı günlerde olacak
Tarifsiz sıkıntılarımız da…
Tebessüm de olacak gözyaşı da…
Zaten sürekli bir mutluluk sence de çok garip değil mi can?
Hayatın satır aralarında hüzünler serpiştirilmese mutluluğu nasıl keşfedeceğiz
Hangi şartlarda ve nasıl bir hayat sürersek sürelim
Önümüzde hep iki seçenek olacak
İyiye yorma- kötüye yorma, yıkılıp kalmak- ayakta durmak, üzülmek -ders çıkarmak, isyan etmek-sabredip dua etmek,
Tercihimizi bizi mutlu edecek şıktan yana kullanamaz mıyız?
Oturup beklemek, kolaycılığa kaçmak insanlardan ve yaratıcıdan bedelsiz mutluluklar beklemek hayalcilik değimlidir?
Mutluluk emeğin ödülüdür.
Bazıları bu ödüle kolay ulaşır bazıları zor…
Eğer senin de payına zor olan düşmüşse üzülme!
Bedeli fazlasıyla ödenmiş mutlulukların tadı bir başka olmaz mı can
Çok beylik laflar etmek de istemiyorum
Hayatın kolay olmadığını,
Bazılarına üvey evlat muamelesi yaptığını biliyorum
Hazanda umut yeşertmenin zorluğunu da biliyorum
Ama ne yapacaksın
Ben oynamıyorum diye kenara çekilemezsin ki
Çekilsen bile hayat senin bu kararından hiç etkilenmez
Bu hayat senin! Sahiplenmekten başka şansın yok!
Koca ömrü mutluluğu arayarak geçirdin
“Ey mutluluk neredesin” diye yıllarca sitem ettin
Ve eskidin artık can
Bari kalan ömrü ziyan etme
Mutluluk kayıp bir mal değil
O, ne gökte ne de yerde
İçinde, bakışında, yorumun da
Ne zamanki
İsteklerini makul seviyede tutup doyumsuzluğa nokta koyarsan
Biraz çaba harcayıp emek verirsen
Verdiği nimetler için yaratıcıya teşekkür edersen
Çözümü zor olaylar, çileler, hastalıklar karşısında
Sabredip umudu koruyarak dua edersen
Mutluluğu bulursun demiyorum
Zaten mutlusun demektir can.
Çoğu zaman buğulu bir camın gerisinde
Mutluluğu bulacağımı düşündüğüm
Çok uzaklara yerlere gitmeyi bende düşlüyorum.
Böyle bir yerin olmadığını bile bile…
İklimleri mutluluğa duran bir şehir yok!
Hercai menekşe renginde bir hayat yok!
Bu sevdadan vazgeç!
Hayatın içine dön can!
Mutluluk hayatın her anında ve her şartında var
Yeter ki gör ve yeter ki iste
Herkesin arzuladığı ve gitmeyi düşlediği
Mutlak mutluluğun olacağı
Elbette ki bir yer var
“CENNET”
Sabırlı ol
Heybene bir şeyler eklemeye bak!
Orası da çok uzak değil bize can!

Mehmet Orhan Durdu

1509780_756327331045860_1955449090_nYüce Rabbimiz, insanı, hayat boyunca türlü türlü imtihanlardan geçirmektedir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulmuştur ki: “Sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Müberra Kitabımızın bu beyanından anlıyoruz ki müslüman, yaşadığı sıkıntıları imtihan dairesinde değerlendirmelidir. Fakat insan dünyevi mücadele içinde karşılaştığı zorluk ve sıkıntılardan dolayı, fıtrî zayıflığı sebebiyle bazen imtihanda olduğunu unutuveriyor.

Aslında temel meselemiz nefisle mücadeledir. Allâh  Tealâ’nın birliğine ve Fahri Kainat s.a.v. Efendimiz’in O’nun Rasulü olduğuna iman ettikten sonra başlıyor bu mücadele. Şöyle bir düşünecek olursak sabır, kanaat ve itminan gibi kavramların nefsle doğrudan alakalı olduğunu görürüz.

Meşhur hadis alimimiz İmam Nevevî rh.a. de sabır konusunda şunları söylemiştir: “Sabrın manası, nefsi emredilen şeylerde tutmak ve o dairede hapsetmektir. Bu da ibadetlerin meşakkatlerine tahammül, belalara tahammül ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir. Sabır, ahiret yolunda yürüyenlerin en mühim esaslarındandır. Manevi terbiyeyi ele alan kitapların hepsinde sabır bölümü yer alır.”

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen şu husus da insanoğlunun nasıl bir imtihan sürecinden geçtiğini ortaya koyuyor: “İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan ederiz.”
(Muhammed, 31)

Sabır ve kanaat penceresinden baktığımızda, günümüz insanının gittikçe zayıfladığını, kendini daha fazla nefsin eline bıraktığını görmekteyiz. Modern dünyada insanın hizmetine sunulmuş imkanlar ve hayatın kolaylaşması bu durumu daha da yaygınlaştırıyor. Bunun neticesinde nefsin ve dolayısıyla şahsın meselesi olan kanaatsizlik veya sabırsızlık, artık bir toplum meselesi haline geliyor. İnsanlar toplu halde nefse boyun eğme durumu ile karşı karşıya kalıyor. Öyleyse bu mesele ile mücadele de farklı bir boyut kazanıyor.

İnsan elindeki ile yetinebilmelidir. Yetinmek kanaat etmektir, Allâh  Tealâ’nın takdiri ile tatmin olmak, nefsi ikna etmektir. Aslında iman da bir ikna olma durumudur. Her ne şartta olursa olsun mümin bu ikna olmuşluk halini korumalıdır. Zaten müslümanda olması gereken tevekkül hali, yetinebilmekle ve mutlak rızk verici Allâh ’a sonsuz güvenmekle gerçekleşir. Allâh ’tan ümit kesmemek de imanın gereklerindendir.

Eskiden beri tasavvuf ehli insanlar, mücella dinimizin sabır, kanaat, itminan, tevekkül, ihlâs gibi unsurları üzerinde büyük ehemmiyet vererek durmuşlardır. Zira tasavvuf dinimizi daha güzel yaşamak, onu daha doğru anlamak ve hayatımıza tatbik etmektir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden ve Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz’in hayatından anladığımız şeyler de, şüphesiz ehl-i tasavvufun anladığı ve tatbik ettiği gibidir. Allâh  dostlarının dünyadan mümkün mertebe uzak durmasındaki mana da bu mesele ile doğrudan alakalıdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz buyururlar ki: “Tüm düşüncesi ahiret olan kimsenin kalbini Allâh  zengin kılar, onu derler toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, Allâh  onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir” (Tirmizî)

Yine bir başka hadis-i şeriflerinde de: “Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışınız.” buyurmuştur. Bu ifade müslümanın dünya ile ahiret arasında duracağı çizgiyi beyan ediyor. Fakat bize gösterilen bu tavrın bugün neresindeyiz düşünmemiz gerekir.

Mesela yukarıda söylediğimiz ve toplumun kanaatsizleşmesi durumunun neticesi olarak, sürekli elindekinden daha fazlasını talep etme halini görmekteyiz. Son asırda karşımıza çıkan ve yaygınlaşan reklam, reyting ve moda gibi unsurlar, kanaatkârlığın oldukça uzağındadır. Nitekim kişi kendini kaptırdığında bu tür unsurlar manevi dünyamızı da yaralamakta. Daha zaruri ihtiyaçları bile tedarik etmeden teknolojiye düşkünlük ve alışveriş çılgınlığı gibi hastalıklar da şüphesiz aynı sürecin zararlı meyveleridir.

O zaman bunlardan nefsimizi muhafaza etmek lazımdır. Bunu da bize tasavvuf yolunda yürümek sağlayacaktır. Zaten dünyevî unsurlar birer vasıta hükmündedir. Müslüman, dünyayı ve içindekileri hayatını devam ettirmek, ailesinin nafakasını sağlamak ve kimseye muhtaç olmamak için kullanır.

İmam Gazalî rh.a. insanın en zaruri ihtiyaçlarından biri olan yemek yeme hususunda şunları söylemiştir: “İnsan az yemeye özen göstermelidir. Zira doyasıya yemek, bırakın ibadete güç vermeyi, tam tersine ibadeti engeller. Bu durumun zaruri sonuçlarından biri, arzuları frenlemek ve azla yetinip israfa kaçmamaktır.” (İhyau Ulumi’d-Din)

İmam Gazali rh.a.’in yemekle ilgili beyan ettiği hal ve belirlediği sınır bizim diğer ihtiyaçlarımız için de geçerlidir. Bu yüzden günlük ihtiyaçlarımızın birçoğunda haddi aştığımızda israfa kaçtığımızı bilmeliyiz. Tabii bugünkü durum ile o zaman arasında farklar vardır. Fakat yine de insan haddini bilmelidir. Genel olarak orta yolu tercih etmeli ve bu yoldaki düsturu daima İslâm’ın sabır ve kanaate verdiği ehemmiyet olmalıdır. Belki bu vesileyle nefs terbiye olacaktır.

Günümüzün ihtiyaçları ve hayat biçimi başka deyip nefse aldanmak, gönlü dünyaya kaptırmak işimizi zorlaştıracaktır. Başta söylediğimiz gibi insanoğlu bu dünyada bir imtihandadır. Belki bugün nimetler ve onlardan yararlanma imkanları artmış olabilir. Hatta bir parçası olduğumuz günlük hayat da bizi buna zorlayabilir. Fakat insan imtihanda olduğunu unutmamalıdır. Bu mücadeleden galip olarak çıkmaya gayret etmelidir.

Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz “Hidayet nasip edilmiş, yeterli miktarda da geçimi olup buna kanaat edene ne mutlu!” (Tirmizî) diyerek, kanaat edenleri, sabır gösterenleri müjdelemiştir. Bu müjdeye mazhar olabilmek için çaba göstermemiz gerekir.

Müslüman kişinin adımlarına dikkat etmesi, hayatını dinimizin gereğine göre ayarlaması lazımdır. Yol bellidir, İslâm’ın çizdiği sınırlar da bellidir. Bizim yapacağımız şey durduğumuz yeri belirlenmiş sınıra çekmektir. Nefsi daima bu sınır içinde tutmak, onu teskin etmektir.

Bilmeliyiz ki sabır, kanaat ve tevekkül bir devamlılık halidir. Müslüman daima bu hal ile donanmış olmalıdır. Kendimizi bu hasletlerle donatmak için kendimizle mücadele etmeli, dünya sevgisini elimizden geldiğince kalbimizden uzak tutmalıyız. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Dünya sevgisi her hatanın başıdır. Bir şeyi sevmen, seni kör yapar, sağır eder.” (Ebu Davud, Beyhakî)

İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ne kadar zorlasa da gönlümüzü dünyadan çekip Rabbimize döndürebiliriz. Unutmayalım, bizlerden çok daha zor şartlar altında bunu başararak Rabbimizin seçkin kulları arasına girmiş nice insan var. Ayrıca sabır, şükür ve tevekkül asıl bu dünyayı güzelleştiren kutlu ziynetlerdir.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

Mübarek Erol

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers

Powered By WPFruits.com